İçeriğe geç

Rakım 1380, semalar aydınlık…

“Sen görmüyorsun diye âlemler yok değil!” – Mevlana

IMG_1968

Ne âlemler var, hem ne âlemler. Her görüşte elimi hayretle ağzıma kapattığım. Bir dümdüz yürüyüşte karşıma çıkan dümdüz tarlaların âleminden başlar. Güneş iyice alçalırken fıskiyelerle sulanan uzak tarlaların ve hadi mayıs geliyor deyip birer ikişer renklerini ortaya salmaya başlamış kır çiçeklerinin âlemi. Havanın pusu, güneşin turuncusu. Bir tilki, bir sincap bile gezmez… Bomboş, dümdüz, sapasakin bir dünya.

Çocuk bayramının âlemi var sonra. Çocuklarımız günler önceden heyecanla hazırlanmıştır, kıyafetler falan. Biri mesela, saçlarını bukle bukle yaptırıp simli spreyler sıktırmış, tütüsünü giyip pembe çantasını almış eline, gururla iltifatları kabul ediyor. Birileri salondan içeri girerken daha koşmaya başlıyor. Diğerleri durmaksızın ne oyun oynayacağımızı soruyor: Çuval yarışı yapacak mıyız? Oyun hamuru oynayacak mıyız? Balonları patlatabilir miyiz? Peki daha sonra ne oynayacağız?..

Ufacık tefecik hediyeler, bilim çocuk dergileri, balonlar, pastalar ve meyve suları, hepsi ayrı bir heyecanla kapışılıyor. Kendilerine ait bir günleri, kendilerine oyun oynatan büyükleri olmayan, her haftasonu pinyatalı ve Dolce pastalı doğumgünlerinden hangisine gitsem diye düşünme imkanı olmayan çocukların âlemi bu, Bünyan’daki.

Bünyan’ın çarşısı var sonra, hiç bilmediğimiz âlemlerden bir diğeri. Bir, iki tane dükkan var temel ihtiyaç dışında şeyleri satan. Cumartesi günü tıkış tıkış kırtasiye ve oyuncakçı. Abi bu kaç para? Peki bu? Daha ucuzu yok mu? Bozulur mu? Arabayı kullanan, erkeklerin gözlerine bakarak konuşan, beklenmedik sorular soran, cebinden parasını çıkartıp fiyatını sormadan bir sürü şey alan kadına şaşkınlık, yadırgama, garipseme, beğenme arasında karmaşık bir bakışla bakan adamlar silsilesi.

Evet, ben oyum! Bünyan sokaklarında gezerken genelde demem gereken bu oluyor: Evet, o duyduğunuz, Nevzat beyin yeğeni, Bünsa’nın patronunun İstanbullu kızı benim, memnun oldum. Ha, siz bizim halıları mı döşemiştiniz? Sen de bizim tesisatçının oğlusun! Manavımız burası demek. Peki, alırız, kuruyemişimizi de burdan alırız, Kayseri’den değil. Kardeşin Bünsa’da çalışıyor demek, adı ne? Aa, sen de bizim Hüseyin’in bacanağı mısın?..

Hayvanlarımın âlemi var bir de, o da bambaşka bir âlem, genelde hiç aşina olmadığımız. Yaklaşık yüz düvenin birarada durduğu ahırdan geçiyorum, en ufak bir ses yok, tek tük kafalar bana çevriliyor (çarşıdakinden daha az!), sonra yeme ve geviş faaliyetine devam ediliyor sakince. Nasıl sakince. Sonra 200 hayvanlı sağmal ahırı aynı şekilde sükunet içinde. Buzağı kulübeleri, süt saati yaklaştıysa çılgın bebek bağırışlarıyla çınlar, yoksa hiç tık çıkmaz onlardan da. Ne istiyorsun der gibi şöyle bir burnunu çevirir çoğu yattığı yerden.

Hele erkek sığırların halleri: Koşturarak gelip montunun paçasını kolunu çekiştirir bazısı, bazısı 400-500 kilo olduğunu bilmez gibi en ufak el hareketinden kaçar zıplayarak. Bazen arpaları fazla gelir, rodeoda gibi birbirlerini koşturup dururlar padokta ileri geri, aşağı yukarı zıplarlar. İşte bu da bu hayvanların âlemi, bambaşka, rengarenk kendi içinde. Neyi ne için yaptığını anlayamadığımız asla.

Bir de köpeklerimin coşkusu var, beni uzaktan görünce daha yürüyüşümden tanıyıp uuuu diye çağıranlar, hoplayıp zıplayarak havlayıp ağlayarak tercih edilmeye çalışanlar. 15 tane it -burada it derler, sevgiyle dahi, bir eleman şöyle demişti hatta: “Candan hanım ben bu itleri çok seviyorum ama alerjim var, çok yaklaşamıyorum”-  15 itimin hepsi ayrı bir âlem…

Akşam, Bünyan’ın parlak, yıldızlı, tertemiz akşamlarından biri, dev şenlik ateşi yaktırıyorum yine. Ateşin kenarındaki kavaklar hafiften şıkırdıyor, dere usulca akıyor, kavakların arkasından dolunay doğuyor, güzel bulutların arasında. Elimde üzüm suyum, oturuyorum ateşin yanında, tüm ateşseverler gibi büyülenmiş halde izliyorum kocaman kütlelerin küle dönüşmesini. Bu âlemi düşünüyorum, Bünyan’ı, tarlalardaki ekinin parlak yeşilini, ortalarındaki tek yalnız ağaçları, kuru, kupkuru toprağı. 1380 metre yükseklikteki bozkırı ve Erciyes’in çoook zaman önce patlamasıyla çökmüş Bünyan kayalığını. Burada ekip biçtiği bahçesinde sevdiğiyle, köpeğiyle, tüfeğiyle yaşamaktan başka hayali olmayan gençleri.

Bir büyük nesil Bünyanlının âlemine giriyoruz sonra: Bir anneanne, köyünden gelin olup Bünyan’ın içine gelmiş, topraktan kopup beşinci kata çıkmış, apartman bahçesini evlat edinmiş… Etrafını çevirip pet şişelerle sulayarak ağaç ve sebze yetiştirdiği avuç içi kadar bahçede yaptığı dermeçatma mutfağı, sediri, yan bahçenin çamından düşen kozalaklarla semaverde demlediği çayı. “Adamdan az çekmedim, ama Allah eksik etmesin, çok dayak yedim, ama neyse artık geçti!..” dualarını, nasıl yanıt vereceğimi bilemediğim.

Sonra o köy yolu: Melankolik Türk filmlerinin yolu. Hiçbir yerden, hiçbir yere uzanan. Ötesinde, tam karşımızda sıra sıra dizilen karlı dağlar, kimsenin adını umursamadığı. Anneanne anlatıyor: Buralara patates dikiciler gelirmiş güneydoğudan, esmer esmer, Kürt işte, diyor, konteynerlerde, çadırlarda kalırlarmış kış sonundan patatesi toplayana kadar, gerçekten epesmer delikanlılar top oynuyor boş yerlerde. “Onlar patatesi toplar giderler, biz de gelir kalanları daşaklama yaparız.” Efendim?! “Ya, biraz ayıp ama öyle deriz işte, bizim kızlar hiç patates almaz çarşıdan, hani bu tarlada bıraktıkları patatesler ufak ufak ya ondan öyle denir…”

Yolun sağında ve solunda, seyrek aralıklarla uzak uzak, tozlu ve köhne köyler. Vardığımız köyde ev yapımı ekmekler, o mutfakta yoğrulmuş mantılar, hemen yapılıveren ayranlar, gönüldenlikler, cömertlikler… Tuhaf köy evleri: Muftak ayrı, kiler ayrı, ev ayrı. Bir de samanlık var ki evlere şenlik: Oda oda mağaralar, kuyular, define arayışları, dehlizler ve kilitli taşla sonlanan tüneller! Tarlaları arayıp tarayıp, madımak, yemlik ve mosko topluyoruz. Hepsinin fanatiği ayrı, ben kendim pişirdiğim madımak ve salata yaptığım moskoya bayıldım örneğin. Yemlik de hayranlarına doğru gitti. Orta Anadolu bozkırında ot yemeyi bekler miydiniz? İşte bilinmeyen bir âlem daha!

Yine bir film seti gibi dönüş yolu, yol kenarında ot arayanlar, yanımızdan beş dakikada bir geçen tek bir araç, anneannenin anlattığı Bünyan anıları, güneyimizde heybetli Erciyes’in bembeyaz ulu zirvesi, yollarda gezinen jandarma ve polis, boş pazar günlerinin boş bakışlarını taşıyan. Burası Bünyan, varsıl Kayseri’nin iteklenmiş yoksul evladı, evlatlarının sahip çıkmadığı ana bağrı, sevenin uzaktan sevdiği, uzaktan gelenin ısınamadığı. Bir cezaevine, bir doğalgaz hattına, bir sulama kanalına bağlanan, bir türlü başını dik tutamayan umutlar, Bünyan’ın umutları, Bünyan’ın âlemleri.

***

IMG_1854

Que bien te lo montas: Evet, aynen öyle, hayat bana güzel! Kayseri semalarına yükseldiğimizde Anadolu’nun güzel ve hüzünlü coğrafyasını, dağ ve bayırlarını izlerken uçak ani ve anlamsız sarsılmalara başlayınca seneler önceki rüyamda yaptığım gibi hemen kalemi kapıp avcumun içine yazdım: “Çok güzel yaşadım.” Âlemleri gördüm, bin bir çeşit. Yaşadım. Oh, canıma değsin, hatta herkesinkine! Herkes olabildiğince çok âlemi görsün, yaşasın.

“(…) Bizden önce hiç kimsenin gelmemiş olduğu buralara, bizden sonra da kimsenin gelemeyeceğini bilmek bizi sevindiriyor. Durmadan gülüyorum. Biliyorum ki, kendime inancımı yitirdiğim gün, beni burada da bulacaklar…” – Mehmet Güreli, Bir Sıcak Göz

(mayıs 2016)

Kategori:Ordan burdan insandan...