
Her şey, Antonio’nun beni motoruyla gezdirmemesiyle başladı…
40 yıllık Candan, hani azıcık abartmayla nerdeyse gözünü motosiklet üstünde açan Candan, motorla gezmeye bayılıp biten Candan şimdiye kadar motor kullanmayı, motor sahibi olmayı, motorcu olmayı bir kere bile düşünmemişti…
Evet, 17 yaşımda Özcan’a motorla gezme bahanesiyle yanaşmıştım. Evet, ondan sonra senelerle “bizim oğlanlarla” motor üstünde fink atmıştım. Evet, daha sonraları da hayatımda olmadığı her anda özlediğim bir şeydi motorla gezmek. Ama işte niyeyse orda, o kadarla kalmıştı. Doğru, Amerika’da 78 sene kadar önce bir kurs almıştım, onda da çok başarılı olmamış, pek de desteklenmeyen hevesimi öylece bir kenara bırakmıştım.
O kadar uzak bir kenara ki, yakın sayılabilecek bir geçmişte ablamla eniştem motorculuğa soyunduklarına bile bir ayma olmamıştı bende. Deli misiniz nesiniz demiştim, ne işiniz var motor tepesinde bu yaştan sonra! Hem de şehrin göbeğinde…
Sonra, dediğim gibi, Antonio beni motorla gezdirmedi.
Malaga’daki ev sahibim ve oradaki tek arkadaşım dağlar tepeler atlar eşekler gezip duruyor, Malaga civarındaki sevimli köylerden, deniz manzaralı ormanlardan, tarihi kalıntılardan fotoğraflar yolluyordu. Hadi bir pazar beni de gezdir dedim, motor tek kişilik dedi… Bende bir anda ampul yandı: Madem öyle, ben neden kendim motorla gezmiyorum?! Neden olmasın! Malaga’dan köyüme döndükten sonra 15 gün geçmedi, ilk motorumun üstündeydim…
Başta kros motor diye tutturdum, ilk öykündüğüm oydu çünkü: Hoplaya zıplaya dağlarda gezecektim, başka ne işim olacaktı motorla?! Yollara falan çıkacak halim yoktu ya. Bizim oralarda o tepe senin bu köy benim patikaları tepecektim. Ve fakat almaya gidince, kros motorların hepsinin fena derecede yüksek olduğunu fark ettim. Ha, motor almaya gitmek de kolay mı sanıyorsunuz bu arada: Selçuk denilen medeni memleket köşesi, bir kadının motor almasını kaldıracak kadar da medeni değil tabii! Baktım baktım tüm motorculara, içeri girip o zihniyetle uğraşacak gücü bulamadım bir türlü.
Kalktım adaya gittim. Şehirli dostlara aç parantez, bu arada: Biz buralılar Kuşadası’na ada, Şirince’ye de köy deriz; Selçuk da genelde aşağısı olarak geçer. Kapa parantez. Adaya gittim, baktım baktım, en sonunda gözümün kestiği bir yere girdim. Yan yana üç motorcu imiş bunlar, hepsi de isteğimi gayet normal karşılayıp yardımcı oldular, kafamdaki durum netleşip oturduğu için de -kısmetimde de orası varmış- kazanan taraf üçüncüsü oldu. O da şöyle:
Kroslara bakıyorum, o çok yüksek, bu az yüksek, sipariş verelim mi katalogdan, hadi verelim derken sabır ve anlayışla benimle uğraşan genç adama döndüm bir anda: “Ya, siz olsanız ne alırdınız?”, dedim. Bir an durdu (sanırım gerçeği söylesem mi, idare mi etsem diye karar verme anıydı), beni alçak, kullanılmış bir düz motorun yanına götürdü. Bunu alın, dedi, çok düşünmeniz de gerekmez, ikinci el olduğundan hesaplı, ayaklarınız da yere basar, istediğiniz gibi rahat rahat kullanır öğrenirsiniz… Sonra isterseniz gelir bunu verir istediğiniz krosu alırsınız. Krosla öğrenmeniz zor olur…
Beni inatçı, burnunun dikine giden biri olarak biliyorsunuz ama işini bilen biri kendine güvenle bir şey söyledi mi anında peki derim ben. Tamam dedim, sarın! Ee, nasıl gidecek bu motor adadan köye? Kamyonetle mecburen. Birkaç gün sonra almaya gittim; aman dedim, biraz anlatın bu motor denilen şey nedir ne değildir, ne yapacağım ben bununla… İşte gazıydı freniydi yedek deposuydu bir şeyler gösterip anlattı arkadaş, şöyle bir adım ileri iki adım geri gittim, sonra da aldım geldim.
Tayfun sağ olsun eve en yakın düzlükte indirdi motoru. O da hesapta motor kullanıyor ama vitessiz, otomatik modellerden. Bunu kullanırken benden tek avantajı daha uzun ve daha güçlü olması – düşecek olursa tutabiliyor kendini! Her neyse, ben atladım motorun üstüne ve bastım gittim, 1, 2, a a 3. vitese bile attım, gittim döndüm, durdum kalktım, pek ala! Nasıl da keyifli bir şey motor kullanıyor olmak: Özgür, dedim, bunun adı Özgür olmalı.
Sonraki günlerde böyle el yordamıyla, kendi başıma düşe kalka motor pratikleri yaptım, her gün 10 kilometre diye kendime kota koyarak. İkinci günümde evin yukarısına, tozlu virajlı dar engebeli ve yokuş yollara çıkınca, inerken frene asılıp kendimi yerde buldum tabii; motor ufak desem de 130 kilo falan, ters düşünce mecburen Tayfun çağrılıyor… Tayfun dehşetle bana, Şimdi daha buralara çıkmasan daha iyi sanki, diyor. Ben yine dinlemeyip (düz yerde git gel ne öğrenicem ki mantığıyla) Elemen’e de çıkıyorum, ordan inerken de virajda aynı şeyi yapıyorum. Neyse ki bir şekilde motoru kendim kaldırabiliyorum bu sefer, düşe kalka devam ediyorum…
Bu arada bacaklar morun çeşitli tonlarına bürünmüş, ama Candan mutlu, Candan umutlu: Motor tepesinde dağlarda geziyor ya! Daha nerelerde gezecek hem. Neden olmasın! Bunlar hep büyük bir fantezi… Evin çevresindeki gezmeler yavaştan köyün içinden geçmeye, köyün daha az kullanılan yeni yoluna inmeye, her gün inilen mesafeyi artırmaya doğru ilerliyor. Gündüzler vakit olmayınca veya sıcak olunca gecelere geçiliyor. Issız yollarda porsuklar çıksa da karşıma popolarını sallayarak, ben yollarda hızlı dur, yavaş dur, sinyal ver, sinyal kapat, otoparklarda sağa dön, sola dön, 8 çiz, düz çizgi git, slalom git, deli pösteki sayar gibi devam ediyorum.
Köyde herkes -tüm erkekler tabii ki!- mutlaka konuyla ilgili bir yorum yapıyorlar, bir şeyler öğretiyorlar(!), bir yanlış düzeltiyorlar(!) – konu onların konusu ya. Sinir bozanlar çoğunlukta olsa da (motorun üstünde evimden köye gelmiş orda durmuşum, adam bana “Dur çalıştırayım motoru, marşı burda,” diyor!) moral veren, Yaparsın abla, bununla öğren de güzel bir motor alırsın sonra, bir şey lazım olursa ben burdayım, diyen de oluyor (sağolsun Ozan).
Her neyse. Bu arada yetişkin hayatında motor kullanmaya başlayanlara danıştım, daha hızlı daha iyi nasıl öğrenirim diye, BMW’nin kursları öne çıktı… Böylece oradan teke tek kurs aldım bir ay arayla iki kere, çok tatlı, çok yardımcı genç hoca Orhan ile. İlk kursumda, herkesten çok kendimi şaşırtacak şekilde, hap kadar 150 cc’lik yerli ikinci el motorumla 500 km yaptıktan sonra (kusura bakma Özgürcüğüm!) Orhan beni 650’lik ve 700’lük motorlarla fink attırdı – aa, dedim, demek böyle! Hem de Özgür’le olduğumdan daha rahat, daha güvende hissettim kendimi büyük motorda.
Böylece BMW fikri, yol fikri, enduro fikri kafama sızdı… O arada motorla Güney Afrika’yı gezdirenler, Toscana turları, motor gruplarıyla Yunanistanlar falan girdi radarıma. Ve Özgür’ün ardından gelecek motorun ufak bir kros değil, güzel bir enduro olacağı anlaşıldı: Çünkü ben hangi dağlarda, ne kadar gezeceğim kendi başıma, çünkü benim motordan anladığım zaten enduro… Ve bu büyük motoru almak için fazla beklemem gerekmediğini fark ettim: Alacağım, sonrasında öğreneceğim.
Endurolar arasında 500-1000 cc motoru olanlar, yükseklik ve ağırlık ve yakışıklılık ve ulaşılabilirlik olarak tartılıp biçildiğinde açık ara önde gelen seçenek, BMW G650 GS. Diyorum ama hala da tam emin değilim, kararsızca düşünüp duruyorum. Orhan F800 diyor, ben bunu daha çok sevdim diyorum – kursta ikisini de kullanmıştım. Bu motorun kendi sayfasına bir bakayım diyorum, BMW sitesinde. Hani baştan beri motor olayına girmemle ilgili “neden olmasın?!” deyip duruyordum ya… BMW G650 GS’in sayfasını açıyorum, tanıtım yazısı şöyle başlıyor: “Neden olmasın?! Biz bu motoru tasarlarken bu mottoyla hareket ettik…” Tamam, evren burayı işaret etti, karar verildi.
Aslında bu motorun sahibi ve onunla motor alışverişini yapmamız da çok ilginç hikaye ama en azından o kısmını daha da uzatmayayım diyorum. Sadece şunu paylaşayım: Ne motoru, ne sahibini görmeden adama parayı yolladım ve motoru Selçuk’a yollattım. Sonrası daha da eğlenceli çünkü…
Ben bit kadar bir motoru, birkaç yüz kilometre kullanmış bir çömezim. Bu bana göre (ya da tecrübeli motorcular hariç herkese göre) dev gibi bir motor. Orhan ile paylaştım alışverişimi, dedi ki “Harika, çok güzel motor almışsınız, fakat önce sakin bir yerde kendi başınıza birkaç tur atıp biraz alışın, sonra yollara çıkın.” Tabii ben de aynı şeyi düşünmüş, motorun sahibine söylemiştim: Ambar motoru getirdiğinde beni arayacaktı, ben de onları karşılayıp Selçuk’un sakin boş bir yerine indirtecektim ve Orhan’ın dediğini yapacaktım. Heyhat! İşler planlandığı gibi gitmedi…
Bir cuma akşamı, ben adada içkili bir yemekten dönerken haber geldi: Sizin motoru Selçuk’un girişindeki Petrol Ofisi’ne bırakmışlar! Hayda… Ne gece, ne içkili halde o motoru alabilirim. Neyse ki en azından bırakıldığı benzinci benim sürekli gittiğim yer, herkes beni tanıyor. Gece dönerken uğradım en azından bir bakayım nerede, nasıl duruyor diye: Benzincinin yan binasının önünde, kaldırımın üstünde orta sehpaya kaldırılmış duruyor pek yakışıklı bir şekilde… Hoş geldin kerata!
Dedim ve bunun da adı Kerata kaldı. Az daha yaklaşınca ikinci cümlem ise şöyleydi: Hssktir! Ulan ben bununla ne yapacağım?!
Ertesi sabah için ince ince planlar yapıldı: Erkencene ama fit ve dinamik bir halde aşağı inilecek, Kerata alınacak, cumartesi pazarıyla Selçuk cafcaflanıp sokaklar dolmadan arka mahallelere gidip tur atılacak, motora alışılacak, sonra oralarda kahvaltı edilip dinlenilip enerji toplanacak ve köye çıkılacak… Ve fakat evrenin planları hep benimkinden farklı oluyor anasını satayım; olaylar şöyle gelişiyor:
Benzincide çalışanların hepsi yan gözle beni izliyor. Birkaçı, Abla bunu sen mi kullanıcan, demiş açıkça. Orada bir vukuat olursa bütün Selçuk anında duyar, bir daha başım dik gezmem mümkün değil! Dev motorumu ellerim titreyerek orta sehpadan indirdim, bacaklarım titreyerek milim milim kaldırımdan da indirdim. Motoru çalıştırınca sanırım titremem arttı biraz: Vay anasını, bu ses ne!.. Sonunda bindim, benzinliğin içinde birkaç tur attım yavaşça. Benzinciler hayranlıkla bakıyor, fakat işin o kadar kolay olmayacağını biliyorum ben. Derken bir tuvalete gideyim de sonra çıkayım diye durdurdum ve bir daha motor çalışmadı…
İlk sahibe telefonlar, tüm benzincilerin müdahalesi, ittirme kaktırma, depoyu söküp aküye ulaşma, araba aküsüyle bağlayarak çalıştırma, ardından “Ya başka bir yerdeyken istop ettirirsem?!” korkusu… Bütün bunlar zaman aldı tabii, o arada sokaklar kalabalıklaşmaya başladı, ne yapayım?! Neyse sonunda atladım, Hakkınızı helal edin, diyerek arka mahallelere doğru gittim. Eh, korktuğum kadar fena değil hareket halindeyken.
Ya Allah bismillah, sokaklarda git gel dönüp dolandım, o arada yanıma bir araba geldi, polismiş, “vatandaşlar şüphelenmiş, niçin orda dolanıyormuşum, ihbar etmişler”! Çalışıyorum dedim… Neyse sonunda benzinciye dönüp durdum, ya tekrar çalışmazsa diye bari doğru yerde olması için. Gidip kahvaltı edip geldim, eh artık köye çıkma vakti geldi, saatler de günün en cafcaflı saatleri oldu, her yer ana baba günü, Candan gergin, Candan üç buçuk atıyor…
Sonunda kendi kendime dedim ki, “Candan bu senin motorun, orası da senin evin; bu motor o eve söke söke çıkacak!” Atladım dualarla, bildiğim en sakin yollardan ağır ağır köye doğru yola koyuldum… Güzeldi evet büyük ve sağlam bir motorda olmak, ama epey soru işaretleriyle doluydum doğrusu: Dolduruşa mı geldim, bu benim için doğru motor değil mi, nasıl başa çıkacağım bununla…
Ama Kerata kendini tez zamanda sevdirdi. Tayfun bir iki gün sonra “Nasıl yeni motor?” diye sorduğunda, “Çok büyük be Tayfun!” demiştim gözlerimi pörtleterek. Özgür’ü ona verecektim, bir dursun hele, dedim önce, belki biraz daha kullanırım… Hemen sonra anladım ki geri dönmemem daha iyi, kolaycılığa kaçmamam. Özgür’ün üstünde 3 ayda pek rahat eder olmuştum, tırt tırt orda burda fink atıyordum ama Kerata öyle değildi, koca bir challenge idi bana… Yine de o korkutucu sesi kısa zamanda özlenen bir nağme haline geldi. O zor kaldırdığım ağırlığı, bana güven veren bir dayanak oldu. Gaza dokunduğumdaki fırlaması, müthiş potansiyeliyle ağzımı kulaklarıma vardırdı.
Bu arada bir de işin ehliyet tarafı vardı tabii: Uzaya uzaya ta yaz sonuna kalan, kısıtlı A2 değil de profesyonel A sınıfı olması için epey savaşlar verip paralar döktüğüm ehliyet. Önce Selçuk’taki, sonra adadaki kurslarda “Size A2 yeter!” tipi laflar ve bakışlarla savaşmış, en sonunda A için yazılıp paraları bayılıp tarih almıştım. Kurs da mecburi ya, kursa gidiyorum, A sınıfı deyince hoca beni bir şüpheyle süzüp “Biliyorsun değil mi kullanmayı?!” diyor, ardından beni motora oturtup sınav güzergahına yolluyor! Bir de üstüne öteki kursiyerleri bana yönlendirtiyor trafikli yolda. Zaten kurstaki motor benim Kerata’nın ishal olmuş küçük kardeşi, sivrisinek gibi bir şey. Keratayı kullandıktan sonra onda fink atıyorum yani.
Sonunda 3 ay Özgür ile, 1 aydan fazla da Kerata ile gezdikten sonra sınav tarihim geldi çattı. Son derste sordum, Bana bir şey diyor musun hocam diye; cevap: Ne diyim, maşallah diyorum… Neyse ben de inşallah deyip girdim sınava. Önce sınavcıların “Motora da pek yakışmışsınız!” iltifatlarını(!) sonra da “Şurda sinyal vermediniz galiba!” esprilerini(!) dinliyorum ve zaferle uzaklaşıyorum sınav alanından, içimde dans eden kırmızı elbiseli kız. Babalar arasında slalom çizmekten değil de trafikli yolda U dönüşü yapmaktan, bir de 8 metrelik kalas üstünde düz gitmekten korkuyordum, onları da atlattım bir şekilde. Ondan sonra da ehliyete layık bulunmanın verdiği özgüvenle ver elini ada, ver elini Milli Park…
Tabii Kerata ile de başıma bir sürü iş gelmedi mi, geldi: Bir kere bahçeye girip evin önüne bırakmak istedim motoru, garaj kapısını aç, ayak bağı olabilecek köpekleri bağla falan hazırlandım, tam giriyorken hiç beklemediğim şey oldu ve en aklı başında köpeğim Bozo ayağıma dolandı! Nerdeyse üstüne düşüyordum, zor kurtardım. Neden motoru eve kapının önüne çekmiyorsun diyenlere duyurulur: Yiyorsa siz 5 köpekli evin kumandayla kapısı açılan bahçesine motorla girin…
Bir iki kere turdan dönmüş, evin önündeki noktama park etmek için manevra yaparken motoru düşürdüm. (Evin önü de olabilecek en zor noktalardan biri bu arada, tozlu, engebeli, köpekli ve yokuşlu.) Bir kere de yolda giderken… Kendime göre yavaş yavaş sağ sol 8 çizerek eğleniyordum, bir anda aaa baktım motor altımdan gidiyor! O yerde, ben ondan önce kendimi atmış sağlamca yerde. Zaten yol boştu da korkmaktan çok şaşırdım, ne oluyor diye. Sonra anlaşıldı ki lastik feci inikmiş, arada bakmak, sık sık hava basmak lazımmış. Yardımıma koşan çok nazik motorcu beyefendi beni uyardı, sağ olsun.
Hep de karşıma çok iyi motorcu insanlar çıktı bu macerada, bu arada. Düştüğümde o an ordan geçen bu nazik bey mesela, durdu motoru beni kontrol etti önerilerde bulundu… Beni Kuşadası’ndaki, ilk motoru aldığım yere gönderdi – ki onlar zaten en dua ettiğim insanlar oldu baştan beri: Bana bu kadar doğru yaklaşmasalardı, doğru motoru verip doğru yönlendirmeselerdi ben ilerlemezdim. O yüzden Özgür’le rahat gezmeye başladığımda tatlı alıp teşekküre gittim, o yüzden Kerata’yı alınca göstermeye uğradım. Doğru motor deyince, ya Orhan bana o koca BMW’leri kullandırmasa ben GS almaya cesaret edebilir miydim, ya da ne zaman ederdim kim bilir? Kerata’mın ilk sahibi, profesyonel motorcu Esat Hancı bana o kadar çok hem teknik hem moral destek verdi ki… Ya da eniştem, ya da yeni motorcu arkadaşım Yusuf, ya da aynı zamanda motor aldığım arkadaşım Bircan… Herkes tam zamanında, tam kıvamında katkıda bulundu bu maceraya!
Hele en yakınımdakiler o kadar normal, o kadar doğal karşıladı ki motorcu olmamı, belki benden de doğal, onların kabullenmesiyle ben daha daha bir kendime güvendim: “Sen olmayacaksın da kim olacak!” yaklaşımıyla. Hatta aşırı temkinli arkadaşım Esra’ya bir aşamada teşekkür ettim, aklından kuşkusuz ibadullah geçen endişeleri benimle gayet sınırlı ve kontrollü paylaştığı için. Yakınım Yeşim abla ise, “senior” kategorisinden bir insan motor gibi ekstrem sayılan bir faaliyetle nasıl bu kadar rahat olabilir dedirtti…
Eh, ondan sonra da bu kadar katkıyla motor hayatı beklenmedik gelişmelerle dolu oluyor; “yok canım!” dediğin her şeyi yapıyorsun. Örnek, kalabalık yolda araba sollamak, kırmızı ışıkta duranların yanından, arasından geçmek, girilmez yerlere girmek ve park etmek… Oluyor işte doğal olarak, elin ayağın alışınca, motor da araba gibi bir parçan oluyor, rahat hissettiğin her şeyi yapabildiğin. Sonra gün geliyor, hadi hadi nereye gidiyoruz diye siftiniyorsun: Bodrum mesela!
Gayet doğal gidişat tabii, 1 saatlik mesafelerden sonra 2 saatlik, 3 saatlik mesafelere geçmek. Eniştemin tavsiyesiyle her saatte mola vermek. Herkesin tavsiyesiyle hep doğru giyinmek. Aslında insan kullanınca anlıyor: Kurallarına uygun hareket edersen motor kullanmak örneğin İstanbul’da sokakta yürümekten daha tehlikeli değil. (Tabii motoru İstanbul’da kullanmıyorsan!) İlk zamanlar gerginlikten kasıldığım için daha yorucu olan motor binmek sonra sonra daha gevşek ve keyifli bir faaliyet haline geldi neyse ki. Eldiveni kaskı dizliği vs tek tek uğraştırırken sonraları otomatik ve daha hızla giyip hazırlanabilen şeyler oldu. Çok zor manevralar, imkansız dönüşler sırayla tek tek normalize oldu…
Bir Bodrum’a gidip geldikten sonra bu sefer de enduro kursumun zamanı geldi: İspanya’da! BMW Türkiye’deki kursları sonlandırdığından, öteki motor gruplarının hiçbirinden de böyle bir kurs bulamadığımdan İspanya’da BMW kökenli bir enduro başlangıç kursu ayarladım bir haftasonluk. Online yazışmalar şu bu zar zor bilgi aldım ve yazıldım; nihayet gittiğimde hoca Roc öncelikle cesaretime hayran kaldı – kursa katılan diğer iki arkadaş 800 km öteden 1200 GS’leriyle geliyorlardı mesela kamp yerine!
İki gün boyunca en çok duyduğum kelime “valiente” (cesur!) oldu. Ehliyetini bir iki hafta önce almış birinin enduro kursuna katıldığına inanamadılar… Ne de olsa Inigo ile Mikel 20 senedir falan motor kullanıyor ama tozda toprakta ne yapacaklarını bilemiyorlarmış! Düşe kalka, ine çıka yaptık bir şeyler, motor üstünde ayağa ve amuda kalkmaktan duvar tırmanıp inmeye, kayalıklardan geçmekten kumda gezmeye… Kiralık motoru biraz hırpaladım ama olacak artık o kadar! Bu kursun esas güzelliği, tamamen İspanyolca olarak yapmamdan başka yani, döndükten sonra aynı şeyleri Kerata ile pratik yapmak oldu. Halen ara ara uygun yollarda beni motorda iki ayak üstünde, tek ayak üstünde, bir ayağım havada falan görebilirsiniz…
Ve enduro kursundan sonra da Kerata ile daha güvenli bir şekilde orda burda gezmeler, daha rahat park etme durma kalkmalar, gerektikçe dar yerlere kalabalıklara girmeler başladı. Tabii sürekli bir “Maşallah!”lar kabul etmek söz konusu, cinsiyetimden dolayı… Bu da bir yandan kızdırıcı olsa da, öte yandan da ne yalan söyleyeyim, eğlenceli: Yakınımdaki erkeklere söylüyorum, hayatta avantajlı olduğunuz durumlar çoğunlukta, ama böyle bir motorun üstünden inip kaskı çıkarınca beliren sersemlemiş erkek suratlarına paha biçilemez!
Yine de, benim için, motor zevki ve motor keyfi hiç kimseyle, hiçbir şeyle bağlantılı olarak tarif edilemez… o motorun üstüne bindiğimde, az gaza dokunup ikiye attığımda içimde büyüyen özgürlük hissi, motor tepesinde, bulutların altında geziyor olmanın coşkusu, kendimi ot gibi, karınca gibi, güneş gibi hissetmenin güzelliği… Hiç yitirmeyeceğimi umduğum duygular bunlar.
Such a feelin’s comin’ over me
There is wonder in most every thing I see
Not a cloud in the sky, got the sun in my eyes
And I won’t be surprised if it’s a dream
Everything I want the world to be
Is now comin’ true especially for me
And the reason is clear, it’s because you are here
You’re the nearest thing to Heaven that I’ve seen
Eniştem kafamı yediğinden mecbur kaldım ve masraftan kaçınmadan en iyi kaskı aldım, ama henüz içine kulaklık sistemi almadım – bir sonraki yatırım planında inşallah. O yüzden motorda kendi başımayken bağıra bağıra şarkılar söylüyorum, aralarında en popüleri ortaokulda öğrendiğimiz Amerikan halk şarkıları. Bu yukarıdakinden sonra en sevdiğim ise “On a wonderful day like today”. GPS sistemimi yani Tomtom’umu sağ olsun eniştem verdi ama – gerçi akıllı telefonlarla Tomtom’a pek ihtiyaç kalmıyor genelde ya!
Diğer giyim vb ekipmana gelince sağ olsun Malaga ve San Sebastian yazlık ve kışlık malzemelerimi sağladılar, tek tük eksikleri de İstanbul Hasanpaşa halletti… Her zaman takviye alınabilir tabii; örneğin simsiyah olmayan motor giysileri (ki ne kadar az!!) her zaman radarımda olacaktır. Ayrıca seyahat hayali kurup duruyorum ama seyahat edebilecek çantam yok ki benim?! Motorla birlikte gelen iki ince yan çantaya ancak günlük malzeme sığıyor, itiş kakış plaj malzemesi falan. Bakalım nasıl olacak bu motorla seyahat işi?!?
Bir de seyahat için… Hmm, nasıl desem… Hani tek silindirli motor yerine daha rahat olur diye, hem yeni model daha sağlam ve güvenilir ya ondan! Yani özetle, şimdi de hayalimde yeni model bir F 800 GS var sanırım. Tabii Kerata’mın kalbini kırmadan, onu yeterince kullanıp dağları bayırları gezdirdikten sonra, en azından da bir ufak seyahate çıktıktan sonra – yani en erken 1 seneye.
Şimdilerdeyse -her seferinde aynı mutluluk ve coşkuyla- köyümde olduğum her hafta güneşli günleri takip edip motor programı yapıyorum: Kuşadası. Davutlar ve köyleri. Milli Park. Söke ve Priene. Bodrum. Urla. Aydın… Bir tık daha uzakları, yakın gelecekteki programlar arasına yazıyorum: Çanakkale, Bursa, Datça’da arkadaşlar var ziyaret edilecek. Özgür ile yaptığım 500’ün üstüne Kerata ile de 3500 kadar kilometre yaptım. Daha çoookk kilometre yapmam, ayrıca bir de ehliyetimin iki senesini doldurmam gerekiyor, yurtdışında motor kiralayabilmek ve uzun yol gezilerine gidebilmek için. Bakınca seçenek çok: Her yerden teklifler yağıyor, Yunanistanlar Toscanalar falan, ama doğru geziyi, doğru grubu bulmak önemli… Benim için doğru olanı evren işaret edecek zaten diyor ve onu bekliyorum.
Benim için doğru olan… Demek şimdiymiş, bu şekildeymiş motor hayatıma başlamamın doğrusu. Şunu da yeni fark ettim: Evet gurur duyuyorum motorcu olduğum için, hatta herkesin gözüne gözüne sokmak istiyorum… Ama bu, aman da motor kullanabiliyorum, nasıl da beceriyorum, ne kadar da büyük motosikletim var diye değil. Tamamen kendi irademle ve kendi girişimimle, tek başıma bir kadın olarak bu işe giriştiğim için. Evet, elbette her şeyi yapabildiğimiz gibi bunu da yapabiliriz – ama gel gör ki kocası / sevgilisi / babası “yaptırmadan”, “kullandırmadan” motorcu olmuyor çoğunlukla kadınlar! İşte bu mealde, “kendi kendime motorculuğa soyunduğum için” gururluyum esasen.
Hepimize kimseden onay, destek, girişim beklemeden, kendi kendimize istediğimiz her şeyi yapacağımız nice günler olsun…
(Nisan 2017)