İçeriğe geç

Değişim! Burada! Şimdi!

Hayatımızdaki her şey bir anda değişemezse de bir şey, her an, her gün bir tek şey değişmeli. Değişen bir şeyler biraraya gelip daha sürdürülebilir bir dünya oluşturmalı…

Suçluyum, itiraf ediyorum. Suçumdan utanıyorum ve bana kalsa onu gizlemeyi tercih edebilirdim ama başkalarını da uyandırabilmek adına şimdi, burada itiraf ediyorum: 10 seneden fazladır doğanın bağrında yaşayan biri olmama rağmen iyi toprağın ne olduğunu, bütüncüllüğün neyi kastettiğini, suya saygı göstermeyi, enerjiyi temiz kaynaklardan kullanmayı, kendi gıdamı -her çeşidini- üretmenin normum olması gerektiğini, hasılı “permakültür”ü düşünmediğimi, bilmediğimi, anlamadığımı itiraf ediyorum.

Tabii, bildiğim çok şey var. O kadar da ezmeyeyim kendimi. Doğa hakkında bildiğim, sevdiğim, başa çıktığım, kavradığım ve bütünleştiğim birçok şey var, hele ki şehir insanına kıyasla. Terasıma konuşlanan yılan yavrusunu narince tutup uzaklara transfer etmek, çeşitli cızırtılardan tepetaklak kalmış böcekleri bulup çevirmek, sulama yaparken börtüböceği de düşünmek, fare mücadelesinde yakalamaktan önce uzaklaştırmaya ağırlık vermek gibi. İlkem hepimizin aynı doğanın eşit değerde parçaları olduğu, sadece zaman zaman yaşam alanlarımızı ayrı tutmamızın daha iyi olabildiği.

Hayvanlarla aram iyi, kısaca. Ama ya toprak? Bitki örtüsü, çiçek, fidan, ağaç, sebze? Bunlarla güneş, hava, su, hayvanat arasındaki ilişkiler? Toprak daha yavaş kavranan, daha sabır isteyen, daha ayrıntılı incelemek gereken bir unsur. Aradaki bütün ilişkiler ise daha çetrefilli görünüp, aslında sadece bir belirli basit mantığı oturtmaya bakıyor… Buyrunuz, permakültüre hoş geldiniz!

Belki benim senelerce düşündüğüm gibi adını ürkütücü buluyorsunuz, yabancı, ne olduğu anlaşılmaz. Ama vallahi de değil aslında: ”Permanent agriculture” (kalıcı tarım) kelimelerinden geliyor, “permaculture” kavramı. Belki çıkış noktası tarım, her şeyin -yani insan varoluşunun- kökeninde topraktan gıda üretmek olduğundan, ama permakültür esas olarak tüm bir yaşam felsefesi, insan varoluşunu basit ve içgüdüsel bir mantığa oturtan: Her şey bir döngüdür ve her şey birdir!

Ne ilginç, aynı çerçevedeki bağlantılı şeylerin birbirini takip ederek birbirini tamamlaması… Son 1 sene içinde oldu bütün bu anlatacağım gelişmeler: Bugünlerde katıldığım, şamanizm hakkında bir toplantıda şamanizmin temel ilkelerinden birinin “Her şey birbirine bağlıdır,” olduğunu duydum… Öncesinde, Karaot Tohum Derneği ile tanışmıştım; İzmir’den çıkmış, Aydın’da serpilmiş, tüm Türkiye’de çalışmaktalardı; kapı kapı köy köy ülkeyi dolaşarak yerli ve yerel tohumları tek tek topluyorlardı. Bunları geleneksel tarım yöntemleriyle çoğaltıyor, takas yaparak yayıyor, üstüne de bu tohumlardan üretim yapanların taze ürünlerini pazarlıyorlardı. 

Ardından zirai danışman Zafer bey girdi hayatıma. Zeytin diyarındandı, ziraatçiydi, doğalcıydı; bunca senedir köylülerimi takip ettiğim ama pek de sağlıklı sonuç almadığım zeytinciliğime bilinçli bir takviyede bulunmama yardımcı olabilirdi. Nitekim bahçenin her türlü bitkiye ve hayvana ihtiyacı olduğundan, sonunda kendi kendisine yeterli olacağına, yararlı ot ve ağaçları teşhis etmekten, zararlılarla nasıl doğal olarak mücadele edileceğine kadar, sırf zeytine değil, tüm bahçeye bir anda yeni bir bakış açısı, yeni bir can getirdi.

Bunun üstüne bir de senelerdir gündemde olan Belentepe ziyareti nihayet gerçekleşmedi mi! Liseden sınıf arkadaşımız Taner’in (Aksel) küresel ısınma ve tarımsal felaketlerden yola çıkarak Bursa Uludağ eteklerinde 20 sene içinde oluşturduğu Belentepe çiftliği, permakültür uygulamaları ve çalışmaları için ideal bir mekan olmuş, bağı bostanı, terası konaklaması, odun fırını komünal mutfağı ile tastamam “Başka bir dünya mümkün”ü gösteriyor bize… Şahane bir undan yoğurduğumuz hamurla akşam yemeğinde ve sabah kahvaltısında odun fırınımızdan sıcak pidemizi alıyoruz, salatamızın 20 çeşit yeşilliğini bahçeden topluyoruz ve komşunun getirdiği sütle mozzarella yapıyoruz. Taner’in geçen seneki üzümlerinden yaptığı Cabarnet ile pek güzel gidiyor mozzarella. Ama en güzeli, bunların hepsinin mümkün olması.

Ve işte yediğim son tokat, aldığım son uyanma çağrısı da bu oldu: Belentepe’den dönerken arabam Taner’in zorla verdiği, gübre üreticisi solucanlarım, köklenmiş kekik filizleri, şahane rokamsı tadıyla yenilebilir sarmaşık nasturtium tohumları, Taner’in yaptığı sarı kantaron yağı ve derin utancımla doluydu… Doğanın bunca içinde, doğadan bunca kopuk, doğayı bunca anlamadan yaşamanın utancı. Ertesi sabah 15 yıllık evimde yepyeni bir devir başladı: Her gün bir şeyin değişeceği, her an bir şeyin iyileşeceği yeni bir devir. 

Daha az su harcamaya, elektrik tasarruf yöntemlerine öncelik vermeye başladım. Yağmur suyu biriktirme projelerimi yapıp olukçuyla işe başladım. Bahçemin yabani otunu, yükseltilmiş sebze bahçelerini, ağaç yapraklarından oluşmuş humusunu, dokunulmayan yaban hayatını oluşturmaya ve korumaya başladım. Bunları yapmazsam, herkes bir yana burada bu koşullarda yaşayan ben yapmazsam kendimle yaşayamayacağımı düşünmeye başladım.

Çünkü gelecek uzak, tahayyül edilemez bir mesafede değil, hemen köşeyi dönüverince karşımıza çıkmak üzere 5 numara şişlerini hazırlamakta.

(Temmuz 2018)

Kategori:Orda Bir Köy Var Uzakta