Buyrun size bir türlü toparlanamayan bir yazı daha! Aylar evvel başlarken bir yandan yaşadığım eşsiz baharı anlatmak istiyordum, öte yandan şu sıradışı aylardan sonra bile zerre değişmemekte kararlı duranları dürtmek. Hepsinin üstüne, mesajım olmasını istediğim yaşamımın nasıl bir mesaj vermek istediğini açıkça telaffuz etmek ve artık bunun pankartlarını taşımak.

“Ne istiyorum?” diye başladım önce. Sonra dedim ki, ne haddime bir şey istemek. Bunun üzerine, “Neye şaşırıyorum?” sorusuna geçtim. Onun üzerine de elbette geleceğe ve ütopyaya sıra geldi: Ne hayal ediyorum, lambadan cin çıktı diyelim ondan ne diliyorum?
Artık korkmamanızı diliyorum mesela. Doğadan, doğanızdan, gerçeğinizden korkmamanızı diliyorum.
Artık uyanmanızı hayal ediyorum.
Dünyayı sebze yiyerek değil kolaycılığınızı yenerek, “rahat bölgenizden” (comfort zone) çıkarak kurtarabileceğinizi…
Dünyaya sevginizi ava karşı sanal çığlıklar atarak değil, evinizdeki fareyi anlamaya çalışarak veya kolunuzda yürüyen örümceğe şefkat duyarak sevebileceğinizi…
Dünyaya ergen heyecanıyla tepkisel bir tweet veya story atarak değil, göze alarak, deneyimleyerek, örnek olup paylaşarak katkıda bulunabileceğinizi fark etmenizi diliyorum.
Dünyaya güzellik katma niyetiyle de olsa günbegün agresif hareketlerde bulunmanın, kavgalar çıkarmanın, insanları kategorilere ayırıp doğru ve yanlış ilan etmenin, iyilik güzellik sevgi adına ağzından kan katil katliam kelimelerini düşürmemenin tuhaflığını. (Spekülasyona gerek yok, bu sözüm aktivist veganlara. Sevgiyle ve iyi niyetle.)
Sürdürülebilirliğin çok basit ama çok derin köklü, çok gündelik ama çok etkili adımları olduğunu fark etmenizi. Siz bu yazıyı okuyanlar, siz fark etmezseniz, siz idrak etmezseniz, siz bu adımları hayatınıza dahil etmezseniz epey daha şanssız olan dünyanın geri kalanından hiçbir şey bekleyemeyeceğimizi!
Artık tüketim konusunda bilinçli bir tavır koymuş olmanızı. Geri dönüşümü hayatınızın parçası yapmış olduğunuzu. Yukarı dönüşümü de ciddi olarak entegre etmeye başlamanızı. Sürdürülebilir yaşam, geleneksel tarım, manuel iş gücü, yeterli üretim, yerel tüketim, küçük üreticiye ve kadınlara destek konularına özen ve saygı göstermenizi diliyorum.
Suyu çıkartılmış ifadeyle, farkındalıkla yaşamayı öğrenmenizi diliyorum. Bilinçlenmenizi, bu bilinci gündelik hayatın sıradan eylemlerinde kullanmanızı. Bir şeylerin suyunun çıkartılmasına artık alet olmamanızı hayal ediyorum. Yaptığınız şeylerin anlamı olmasını talep etmenizi, birbirine bağlı, birbirini doğuran, birbirini besleyen, destekleyen ve en sonunda size ve dünyaya anlamlı bir katkıda bulunan şeyler olmasını talep etmenizi diliyorum.
En en en temel şeylerden biri: Doğayı sevmeyi öğrenmenizi diliyorum artık! Obez kedilerle tok köpeklere sizi sevsinler diye mama dayamanın hayvanseverlik olmadığını, bütün hayvanlar sonsuza kadar yaşasın, biz de havuç kemirelim diye kavga ederek doğasever olunmadığını, hayvanseverliğin, doğa dostluğunun uzun vadeli düşünceye, kalıcı çözümlere, yaşamımızın, üretim ve tüketimlerimizin değişmesine ihtiyacı olduğunu, her ama her şeyde bir maliyet fayda analizinin şart olduğunu görmeden yaptığınız vitrin dekorasyonlarıyla sadece egonuza hizmet etiğinizi, doğanın hizmetine girmenin ego ile asla bağdaşmayacağını öğrenmenizi!
E arkadaşım eksik olmasın yaşam serüvenimin en yakın takipçilerindendir ve yıllardır şaşkınlıkla anlamaya çalışır: “Nasıl oluyor dağlarda koşturup domuzu avlayıp sofrana koyup yiyorsun da, evine giren parmak kadar fareyi her seferinde zarar vermeden yakalayıp sağ salim toprağa geri salacağım diye didinip duruyorsun?” Ben o avları yapmasam, o parmak kadar fareyi kurtarmaya, penceremdeki karasineği kurtarmaya, lavabomdaki karafatmayı kurtarmaya çalışmazdım ki. Öyle bir bilincim olmazdı ki. Onun varlığını, değerini, güzelliğini bilemezdim ki. Av bana hayvanlığımı öğretti, içimdeki ilkel, temel insanı, hayvanla bir, eşit, aynı düzlemde olduğumu, ondan haşa üstün olmadığımı. Ancak doğayı tanıyan, doğanın bağrına girebilen ve o hayvanla bir olanın yaban hayvanına o kadar yaklaşabileceğini, bir avcının açık ara en büyük zaferinin o yakınlaşma olduğunu.
Beni artık antika bir obje veya uzaydan düşmüş bir kapsül gibi algılamamanızı diliyorum! Hippi olmadığımı, münzevi olmadığımı, toplumdan kopuk, kendi tuhaf gerçeğini yaşayan bir dengesiz insan olmadığımı görüyorsunuz. Merkez dışında yaşayarak da üretici, verimli, dünyaya bir şeyler katan, gelişen bir hayat yaşanabileceğini gösteren bir düzenim olduğunu biliyorsunuz. Bunun mümkün olduğunu görüyorsunuz, uzun yıllardır hem de. Yaşadığım her şeyin, attığım her adımın baş koyduğumuz, inandığımız, kurmaya çalıştığımız sürdürülebilir dünyanın parçası olduğunu, o yüzden son derece aşina olması gerektiğini de bilseniz ya artık! Sizin de, benim de baş koyduğumuz… Çünkü biliyorum, kağıt üzerinde siz de her biriniz daha iyi bir dünya, daha güzel bir gelecek istiyorsunuz, değil mi? E peki?
Hata nerde biliyor musunuz: Modern hayatın “böl ve yönet” taktiğinde. Modern hayata göre her şey ayrı yerlerde, ayrı kutularda. Oysa av yaptığında, yani ilkel hayata dokunduğunda her şey bir bütün. Birbirinden doğan, birbirine anlam veren eylemlerle dolu hayat. Hasılı, “Candan domuza kurşun sıktı” tek başına değil, öncesi ve sonrasındaki eylemlerle birlikte bir şey ifade ediyor. O zaman işte, muktedir insanın zavallı hayvana orantısız güç kullanmasından başka, çok başka bir şey ifade ediyor. Dinlemeye, anlamaya sabrınız var mı? Kutularınızdan çıkmaya isteğiniz var mı? Rahat bölgenizi terk etmeniz söz konusu mu?
Bazen terasımda, bahçemde, bazen köyün patikalarında, bazı tepelerde bazı yaban hayvanları beni görmezden gelir mesela. Mest olur, havalara uçarım: İşte budur benim hayattaki nihai hedefim, onlardan ayırt edilmemek! Gece evin hemen yanından birbirlerine söylenerek iner domuzlar, ağzım kulaklarımda onları dinlerim. Çıkardığım seslere alışmışlardır, benden kaçmazlar. Bir peygamberdevesi onca yeşillik çalı arasından gelip benim eteğime, ordan koluma tırmanır. Akasyanın tepesinde birbirlerine çığıran (veya çemkiren) karatavuklar benim terasa çıkmamla hiç istiflerini bozmadan devam ederler.
Sincaplar daha hassas hala, cevizlerini bırakıp kaçarlar mazının tepesine hemen. Yılanlar evet biraz daha soğukkanlı ama öncelikleri ayrı mekanlarda yaşamamız olduğundan yavaş da olsa saklanırlar beni görünce. Dağların kedileri, olmaları gerektiği gibi sahipsiz, özgür ve kendi kendine yeten kediler, “Hmm, bahçeme bakan insan geçiyor,” diye şöyle bir kafa çevirir. Her birine, ama her birine, saygım sonsuz. Sevgim sonsuz. En azı, en çok sevdiğim insan kadar.
Bir hayvana kurşun sıkmadığı için benden daha doğasever olduğunu düşünenlere şaşıyorum mesela. Bir yılanı sevmeyi hayal edemeyen, bir farenin yanlışlıkla ölümüne hayıflanmayan, bir bitkiyi, bir domates fidesini yumurta kabuklarıyla ve çay kalıntılarıyla beslememiş, bir klima açarken veya banyo suyunun akarak ısınmasını beklerken içi sızlamayan, poşetlerle, karton torbalarla, paket naylonlarıyla dolu bir alışverişle mutlu olan, köpeğinin leş kokulu bir domuz kafası kemirmesini zevkle izlememiş veya başka bir köpeğin ağzından kirpi kurtarmamış, gönül rahatlığıyla tüm çöpünü karman çorman çöplüğe yollayan, binlerce kilometre öteden doğanın anasını belleyerek gelmiş fosil yakıtlarla hem de pencereleri açacak kadar ısınan birilerinin bana “doğa için yapılması gerekenler” konusunda doğruyu yanlışı göstermesine şaşıyorum. Bir ağaçtan meyve toplamayı bilmeyen, toplarken ağaca minnet göstermeyi hatırlamayan, tepelerde kuşlara sincaplara yemiş bırakmayı akıl etmeyen veya yere dökülenlere hayıflanan birilerinin.
Organik maddelerin ne olduğunu sayamayan, kompostun neden oluşabileceğini tahmin bile edemeyen ve fakat organik pazarlarda pazarlıklar eden, marketlerin organik bölümlerinde kafayı yiyenlere şaşıyorum… Nasıl hala bilmiyorsunuz, taş veya değil, bir evin nasıl yazın serin kalabileceğini? Bu kadar mı gözünüz, kulağınız tıkalı, böyle bir alternatif seçenek olabileceğine? Pencereleri, perdeleri hava serinken açık, hava sıcakken kapalı tutmakla insanca yaşanabilecek bir ortam oluşabileceği nasıl bu kadar yabancı kalabiliyor size, anlamıyorum. Terasın yazın sulanarak serinlediğine nasıl olup “Gerçekten mi??” diye şaşıyorsunuz? Bizi böylece serinleten suyun aynı zamanda teras çevresini sulamasını nasıl olup da doğal bir akış değil de, dahiyane bir fikir olarak görüyorsunuz?
Evin duvarlarında süleymancıkların gezmesini, köpeklerin fırlayıp domuz kovalamasını ve arada domuza vurulmasını, aşağı bahçeden tilki sesi gelmesini artık Survivor olarak nitelemeseniz, bunu diliyorum… Patlıcan ve fesleğen yetiştirmemin en az marketten patlıcan almak kadar normal görülmesini, yaşlı köpeğimin yaralarını temizleyip ilaçlayıp sineklerden korumamın büyük şehirlerin büyük plazalarında yapılan işlerden daha önemsiz sayılmamasını, domates fideleri, sulama sıklığı ve fare faaliyeti arasındaki ilişkiyi çözmenin döviz kurunu takip etmek kadar anlamlı olduğunu.

Yanlış anlamayın, bunları kendim için, kendi hayatımla ilgili olarak istemiyorum. Kimsenin gözüyle alınacak verilecek bir değerim yok çok şükür artık, böyle görüşlerden rencide olma devrini çoktan geçtim. Seçtiğim, yarattığım hayatımın değeri, anlamı, önemiyle ilgili hiçbir derdim, bir soru işaretim yok. Gelip gördüğünüzde, yaşadığınızda şaşırarak, “Bu hayat hiç de kolay değil,” diyorsunuz. Evet, pek erken emeklilik sayılmazmış, değil mi? En verimli çağımda tembelliği seçtiğim, yan gelip yattığım, kendimi kızağa çektiğim, en özet haliyle “hiçbir şey yapmadığım” doğru değilmiş? Bunu, yani ne kadar zorlayıcı ve zenginleştirici bir hayatı seçtiğimi ben zaten biliyordum, bunun şehir hayatında algılanması da güzel.
Ama artık istediğim, anlayasınız ki, bu da BİR gerçek hayat. İklimler delirdikçe, doğal kaynaklar azalıp zehirler ve hastalıklar arttıkça, koronalardan ve kemoterapilerden alınan darbeler derinleştikçe, kazanılan paralar ve alınan statülerle hayatın anlamı ve güzelliği arasındaki ilişki zayıfladıkça, toprak kokusunun, salatalık kokusunun, sincap sesinin veya su şırıltısının değeri gözünüzde yükseldikçe daha da gerçek olan bir hayat. O kadar olmayacak, o kadar korkulacak bir şeyi de yok!
Hiçbir şey mutlak ve %100 olmak zorunda değil, bu arada. Sürdürülebilir hayat yaşayacağım, evrene saygı göstereceğim diye özenli giyinmeyi, keyifle restoranda yemek yemeyi, seyahat etmeyi veya kendimizi şımartmayı terk etmek zorunda değiliz. Ben de arada cips alıyor, çikolata yiyorum mesela! Uçağa da biniyorum, zaruri olmayan tekstil alışverişi de yapıyorum. Saçma şeylere para harcadığım da var elbet. Arada. Bilinçle. Başka yerden dengelemeyi gözeterek. Yine de isteklerimi kısıtlayarak. Adımlarımı ufaltarak, hafifleterek, sayarak.
Bana cüretim için kızabileceğiniz korkusuyla yazıyorum bütün bunları. Ama dünyaya karşı duyduğum içten sorumluluk, beni susmaktan men ediyor. Gerçekten bir gücenme hissedecek olursanız, lütfen bilin ki kimseyi yargılamak değil beni bunları yazmaya iten. Sadece, gerçek bir şaşkınlık. İnanın ki anlamıyorum. Hakiki bir şaşkınlıkla kaleme alıyorum bu cümleleri…
Herkes hasta oluyor bir sincabı seyretmeye, bir yılan veya fare hikayesi dinlemeye, bir sokak hayvanını sevmeye, bir kaplumbağaya ot uzatmaya. Herkes zeytin de zeytin diye, yükseltilmiş sebze yatağı diye, ilaçsız biber, dalından şeftali diye deliriyor. Herkes dağlara çıkmak, bir şehirden öteki kasabaya yürümek, çadır kurup ateşte yemek yapmak, kendine bir kulübe veya bir depo inşa etmek deyince zevkten dört köşe. Herkes en sağlıklı gıdanın, en doğal kremin, en zehirsiz kıyafetin veya oyuncağın peşinde. Bir de, herkes çocuklarına daha iyi bir dünya bırakmak istiyor. Ama kimse yerinden milim kıpırdamıyor?! Herkes şehir hayatına çakılmış, satın alınabilecek konfordan zerre kadar ödün vermeden, kişi başı bir otomobil, hava ısınınca klima, sıkıldığında avm, ekranlar karşısında aktüalite, yıkım ve kur takip ederek hamster çarkını çevirmeye devam ediyor?!
Geçim derdi ve çocuklar mı? Lütfen, kendimizi kandırmayalım! Hiç bunu uzatmayacağım bile, büyük çoğunluğunuzun şehir ve tüketim hayatından uzaklaşmasına (en azından artık) bunların engel olmadığını biliyorsunuz. Hatta şehir hayatından uzaklaşmanın, bu anlamda daha saygın ve sürdürülebilir bir hayat yaşamak için önkoşul olmadığını da. Ulus’ta ve Beykoz’da ve Kemerburgaz’da da var “gerçek” hayatlar sürdürenler. Aslına bakarsanız misal Manhattan’da da var hatta, sıfır net enerjiyle yaşayan (kokuşmuş bir hippi değil) bir “normal” aile.
Ne yapayım, nasıl olabilir diye kurslar mı vereyim? Veririm istiyorsanız! Veya AMA (ask me anything – bana istediğinizi sorun – BİS) mı yapayım sürekli? Sorun bana, fareyle nasıl başa çıkılır? Ayda kaç paraya yaşanır? Sıkılır mı insan? Nasıl şehirde bir ayağımızı bırakabiliriz? Ya yaşlı ebeveyni ne yapalım? Sorun! Yeter ki bir niyet olsun, gerçek bir ‘gerçeğe ulaşma arzusu’, gerçeği yaşama. Veya daha az ambalaj tüketmek için tüyolar? Isınma soğutma enerjilerini nasıl minimize ederiz? Bilinçli ulaşım için ne yapalım? Toprağa, üretime, tarıma nasıl giriş yapılır? Apartmanın bahçesine tohum atsam? Sorun, amaç daha fazla gerçek üretim, daha az bilinçsiz tüketim olsun.
Lütfen görün artık, fantastik ve egzotik ve ekzantrik kaçamaklar değil bunlar, yaşamaya çalıştığım bilinçli ve saygılı hayat bir fantazi değil. Gerçek, uygulanabilir, uygulanası bir hayat bu!
Bütün bunları şaşkınlıkla yazıyorum, şaşkınlıkla tepki gösteriyorum bu kadar inatla ve ısrarla yerine tutunanlara, rahat bölgesine sarılan, kadayıfın altının kızardığını görmezden gelenlere. “Bu yol, yol değil,” demek için yazıyorum. Bir yandan bilinmeyenleri ortaya dökmek, belki örnek olabilecek bir şeyleri paylaşmak falan… Gerçekten istediğiniz, gönlünüzün rahat edeceği, hayal ettiğiniz yola girin artık, siz kazanın, biz kazanalım, Dünya Ana kazansın, hepimiz daha gerçek yaşayalım, demek için yazıyorum!
(Ekim 2020)