

Evet bir anda geride kaldı ve hızla 2023’e girdik… Hala korona izlerini taşıyor olmasından mı acaba böyle hızla bir kenara atılıvermesi? Her halukarda, bir değerlendirme ve tesbit yapmak, bir helalleşmek koskoca 365 güne boynumuzun borcu.
Bu yıl yaşananlar arasında elbette vardı, evet kafamdan zaten hiç çıkmadı, ama şu an yazmaya başlarken fark ettim ki 2022, esasında benim için Sinem’in öldüğü yıl. Her kısa bakışın, her özetin sonucu bu: Bu yıl Sinem öldü. Ben de biraz bundan, bu 2022 yazısını yazmakta ayağımı sürüdüm. Ama -gönderme de yerinde ya- korkunun ecele faydası yok, bir yıl bir yıldır, gözden geçirilecek, değerlendirilecek, artısı eksisiyle rafa kaldırılacak…
Yıl biz bir kez daha koronadan kurtulmaya çalışırken başladı. Biraz Erciyes’te kayak yaptımsa da kara, soğuğa doyamadım. Baktım gönlümde yatan Bali de hala korona kısıtlamalarıyla dolu, dedim ya çok egzotik, ya tam kışlık bir yer bulmak lazım kış inzivası için. Ve Prag kazandı! Daha önce orada yaşayan arkadaşımın anlattığı gibi, Prag inanılmaz güzel ve müthiş yaşanabilir bir yer. Ben bu kadar uygar, bu kadar güzellik ve sanat dolu, bu kadar suyu çıkmamış bir popüler Avrupa kenti görmedim. Tam bir ay bile yetmedi Prag’ın manzaralarına, mimarisine, konser ve operalarına, yemeklerine, kafelerine, Vltava’sına doymama. Umarım ilerde başka fırsatlar da olur, soğuk karlı güzelim tarihi Prag sokaklarında dolanmak için.
Ben oradayken, Rusya Ukrayna’yı işgal ederek kucağımıza nurtopu gibi bir yeni ‘savaş ve iltica ve sefalet cephesi’ attı. Hala süren bu savaştan kim, ne kazanıyor, bir düşünmek gerek… Tarihte bir kez daha imparatorluğun ücra köşelerinde savaşmaya zorlanan Rus askerler, hayatları altüst olan Ukraynalılar en başta elbette, savaşın ucu uzaklara kadar değiyor. Misal zaten agresif bir evsahibi olan Rusya’nın sınırlarına girerek Altaylar’a, Yakutistan’a falan gitmek sözkonusu olamaz bu koşullarda…
Bu durumda yıllık seyahat rotaları ne tarafa döndü? Önce genel gelişmeler: Yeni müştemilatım ‘kutuev’e geçici de olsa yerleşen Meryemcim epey bir rahatlık vermişti (yazın kalıcı olarak gidene kadar), hem bu rahatlığın, hem son barınak evladımız Zelda’nın deliliğinin biraz durulması sayesinde, minnak bir köpek arayışım devam etti ve baharda nihayet sokaklardan kurtarılmış bir tatlı Schatzi ile buluştuk. Minik olduğu kadar eğlenceli ve akıllı olan bu dördüncü çocuğumuz hızla eve ve Meryem ablasına da uyum sağladığından bana kısıtlama olmadı sağ olsun.
Bu arada kişisel bir güzel haber olarak, yıllardır biriken ve yine Meryem sayesinde iyice artan fazla kilolarımı yılın ilk yarısında büyük mutlulukla verdim, daha az yiyen, daha fazla hareket eden, daha hafif ve sağlıklı ve esnek bir insan olarak yıla devam ettim. Bu esnekliğe -ve mutluluğa!- Selçuk’ta bulduğum şahane Zuhal hocayla başladığım şahane reformer pilates de mutlaka büyük katkıda bulundu.
E tabii bunların ardından gittiğim Camino da harika geçmesin mi! Haziran başında dördüncü kez Fransız yolunun başından, St.Jean-Pied-de-Port’dan başlarken bir kez daha şimdiye kadarki en uzun rotamı planlamıştım, bir kez daha yürümeye, peregrina olmaya doyamadan döndüm… Sonuç, çok tatlı birkaç arkadaş, birkaç anlamlı paylaşım, içsel bir iyilik hissi, şahane bir üç hafta ve bir kez daha kendimi yenilmez güçte hissetmem. Üstüne üstlük, bir kez daha Camino programlamayı da yine iple çekiyorum!
Bu arada hayatımda bir başka cephe açılmış, Kevin Costner’ın Yellowstone dizisi, Amerikan orta batısının gerçek çiftlik yaşamıyla, sığırları, kovboyları, müzikleri, yerli halklarıyla beni çılgınca çeker olmuştu. Bir de ne öğreneyim: Amerikan kırsalı tüm yaz rodeolar, ‘country fair’ler, kasaba konserleri ve fuarlarıyla dolu değil miymiş! Hemen çalışmalar başladı, Montana, Wyoming, Idaho (Famous Potatoes!!) civarında bir sürü fuar ve rodeo sıraya dizildi. Fakat çok istenen Seattle ayağına zamanlama uymayınca program gelecek yaza ertelendi… Hala heyecanla beklediğim, müthiş bir gezi.
İşte Altaylar opsiyonundan sonra bu seçenek de ertelenince, bana biraz daha yavaş bir yaz programı kaldı. Aslında iyi de oldu, ancak yetiştiğimi sonradan fark ediyorum. Alplerden gelen arkadaşlar civarımıza yerleşti mesela, onlarla ve yeni Abuhayat komşularımızla vakit geçirme fırsatım oldu, çok zamandan sonra Afrodisias’ı ziyaret etme imkanım oldu, birkaç yazlık, Bodrum ve Datça gezmesi, muhteşem eğlendiğimiz, birkaç gün sarhoşluğu süren bir RC reunion…
Tabii Bünyan her zamanki gibi bulabildiği kadar bol yer buldu bunların arasında: Kışın Şirinceli dostlarımı ağırladım, karlar ayıllar keyifler paylaştık on gün. Sonra hiç beklemezken mart sonunda ani bir kar dalgasıyla yine Erciyes’te kayak yapabildik. Nerdeyse gizli bir şekilde, Kayseri merkezdeki tarihi bir Ermeni kilisesinde değişik bir paskalya yarısı ayini izledik. Mayıs deyince yine bir sürü bebeklerle doldu çiftliğimiz, kazlar ördekler… Eşeklerimiz Pedro ve Maria da aramızda tabii, varlıkları, anırmaları, zararları bile neşe.
%100 koton iplerden, %100 kadın emeğiyle harika kroşe örtüler üretmeye devam ettik sonra. Kayseri merkezde müzeler gezip, restore edilen inanılmaz Meryem Ana Kilisesi Kütüphanesi’ni keşfettik. Hele bir de pöççü – yılın keşfi pöç kebabı oldu benim cephemde, civara gelen herkes davetlimdir… Kapadokya Balon Festivali’ne katıldık bir minibüs dolusu kızımızla ve bir kez daha sınırlarımızı aşarak doğanın kalbinde kendi başımıza kamp yaptık – tam tepemizde rengarenk balonlarla uyanmak her şeye değerdi. Bünyan’da yemek davetleri mi vermedik, Develi’de çiftlik davetlerine mi katılmadık, vadilerde yürüyüşlere mi çıkmadık, Genç Bahçemizde heykel yarışmaları, kültür şenlikleri mi yapmadık…
İşte Bünyan cephesinde de yeterince kendimi memnun edince, gönül rahatlığıyla kapağı San Sebastian’a attım tüm ekim ayı için. E o da nasıl geçsin, şahane geçti tabii (kayıpları bir kenara koyarak, onlara bilahare geleceğim). “Benden değerli kimse yok, canım kendim!” düsturuyla ilerleyen ‘ben çalışmaları’ çok güzel gitti (buna da bilahare geleceğim). Canım istedi planlar yaptım, canım istedi planlar bozdum, yazdım çizdim kendime yeni yönler verdim, üşenmedim gidip gelip defalarla buz gibi denizlere girdim, gözlüğümü dalgalara severek feda ettim, verilmiş kiloları pinçolara feda etmemek için koştum yürüdüm yüzdüm, şu bu…
Ama sonra ne oldu? Zeytine geç kaldım! Geçen yılla tam aynı günlerde toplamaya başlamamıza rağmen, mevsim şaşması, kuraklık kıtlığı vb derken zeytin kararmaya ve dökülmeye başlamıştı bile maalesef. Anında karar aldım ki bundan böyle hasat mevsimi 15-20 gün önceye çekilecek. Hasadı yapıp yağımızı çıkarıp gönderimlerimizi yaptık tamam, hemen ardından da az ve kalitesiz zeytin hasadının düşkırıklığıyla bahçelere bir giriştim ki, hala çıkamıyorum… Bahçe zenginleştirme çalışmaları her fırsatta devam ediyor, humuslu toprak taşıma, fidan dikme, su hendekleri açma, zorunlu budama, kış sonunda badana, ve daha aklımıza ne gelirse.
İşte dediğim gibi, çocukluk arkadaşım, kardeşimden yakınım, akranım, neşe, kahkaha, yapıcılık dolu, BCZ’nin Burtay’ı, kulüp dörtlüsünün Sin’i, ortaokuldan bu yana bin tane anım olan Sinem ekimde esas aleme göçtü gitti. Biliyorduk gideceğini, hele ben en aşırı gerçekçi, en net bakan kişi olarak hiç kendimi kandırmadan çok iyi biliyordum, ama çok ağır geldi. Çok ağır geçti, ağustosta son dönemece girdiğini anlamamızdan sonraki üç ay. Elbette tüm yakınlarımızı kaybetmek güç, ama misal bizden önceki neslin bizden önce öleceğini doğduğumuz andan itibaren biliyoruz. Bir akranı, bir arkadaşı, hele genç yaşta, hele göz göre göre, adım adım ölürken izlemek zorunda kalmak, ağır oldu.
Sinem’den birkaç ay önce yine uzun bir mücadelenin sonunda sevgili Ertan bey de aramızdan ayrılmıştı. Aile dostumuz, mali müşavirimiz, parlak, keyifli, nüktedan, varlığı insana iyilik veren Ertan beyin yokluğunu da çok hissettim, hissediyorum. Uzak olsam da çok sevdiğim, çok takdir ettiğim, yine aile dostumuz ve yine parlak, neşeli, güzel insan Zeynep Erkunt da yazın genç yaşta gitti. Allah hepsine rahmet eylesin, bu dünyadaki neşeleriyle ödüllendirsin onları.
İşte bunlar arasında, ben pek de alışık olmadığım tuhaf ruh halimle bu kayıpları, özellikle Sinem’in durumunu yaşarken aa, bir baktım adım adım hayatımdan gönüllü gidenler var… Çok şaşırdığım şeyler oldu yakınlarımda, her an her durumda mükemmel davranmamı bekleyenler, ruhumun sıkılmasını ve desteğe ihtiyaç duymamı bana yakıştırmayanlar, sadece ben verdiğim zaman, yani aradığım, sorduğum, çağırdığım, kutladığım, hayatını takip ettiğim zaman varlığımı kabul edenler, %100 doğru olmayan bir sözümü, bir seçimimi, bir hareketimi asla sindiremeyenler… O kadar ki hala şaşkınım, hala üzgünüm, zaman zaman hala kızgınım. Ancak yaralarımı yaladıktan sonra anlıyorum, anladım ki evet, hayatımın biraz boşluğa ihtiyacı var/mış. Daha az insan, daha az paylaşma, daha az sosyallik, plan, program… Sonuçta -bunu okuyanlar ne kadar farkında bilmiyorum- 50 yıl toplumun uygun gördüğü dışadönük rolüne uymaya çalışan bir içedönükten bahsediyoruz. Daha doğama uygun yaşamamın zamanı imiş demek.
İşte böyle oldu geçti, çok da bunalmayalım yani ama Candan’ın da kötü zamanları, kötü durumları olabiliyormuş (sürpriizz!) onu bilelim, bir kenara koyalım. Bünyan’da birkaç köpeğim ayrıldı bu yıl içinde aramızdan, çok kıdemli, çok kocaman kalpli, çok sevdiğim köpeklerdi. Öte yandan birkaç sanat eseri katıldı Bünyan’da aramıza – sanata şükürler olsun, bizi açan, genişleten, hafifleten, olasılıkları gösteren.
Bu arada korona ne oldu korona diye sorsak?! Büyük sanayi ve büyük devletler hala bir gayret aşı dozları kakalamaya çalışırken (6 aylık bebeklerden dahi söz ediyorlar, el insaf!) aşı etkilerinden somut şekilde mustarip olanların arttığı, misal Afrika ve Hindistan’da hastalığın nasıl olup silindiğinin anlaşılmadığı, sadece iki doz aşı olup çılgınca gezen ve önlemleri yılın başında bırakan benim hala çok şükür ‘covirgin’ olduğum gibi bilgiler baki…
Neticede dünyada aynı b.k, başka gün! Yılın son aynı(!) günlerinde, psikanalist Winnicott’un çoğumuzun bu çağdaki hedefini tanımlaması gereken “varolmaya devam etmek” ifadesine, bir de Kerouac’in neden bu kadar kalıcı bir yazar olduğunu anlamama yardımcı olan dünya görüşüne denk geldim:
“I have lots of things to teach you now, in case we ever meet, concerning the message that was transmitted to me under a pine tree in North Carolina on a cold winter moonlit night. It said that Nothing Ever Happened, so don’t worry. It’s all like a dream. Everything is ecstasy, inside. We just don’t know it because of our thinking-minds. But in our true blissful essence of mind is known that everything is alright forever and forever and forever. Close your eyes, let your hands and nerve-ends drop, stop breathing for 3 seconds, listen to the silence inside the illusion of the world, and you will remember the lesson you forgot, which was taught in immense milky way soft cloud innumerable worlds long ago and not even at all. It is all one vast awakened thing. I call it the golden eternity. It is perfect. We were never really born, we will never really die. It has nothing to do with the imaginary idea of a personal self, other selves, many selves everywhere: Self is only an idea, a mortal idea. That which passes into everything is one thing. It’s a dream already ended. There’s nothing to be afraid of and nothing to be glad about. I know this from staring at mountains months on end. They never show any expression, they are like empty space. Do you think the emptiness of space will ever crumble away? Mountains will crumble, but the emptiness of space, which is the one universal essence of mind, the vast awakenerhood, empty and awake, will never crumble away because it was never born. The world you see is just a movie in your mind. Rocks don’t see it. Bless and sit down. Forgive and forget. Practice kindness all day to everybody and you will realize you’re already in heaven now. That’s the story. That’s the message. Nobody understands it, nobody listens, they’re all running around like chickens with heads cut off. I will try to teach it but it will be in vain, s’why I’ll end up in a shack praying and being cool and singing by my woodstove making pancakes.”
Sonra yine Rilke hiç beklenmeyen bir yerden girdi lafa: “(…) Şu anda soruyu yaşaman gerekir. Daha ileride, belki farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabı yaşarken bulacaksın.”
Ben yıla nasıl başladım ve nasıl bitirdim dersem: Ben daha ben’im artık… 2023 yılı için değişim kararı falan vermiyorum; şahane bir değişim başladı, başlamış çoktan. Eylül ayında, ben çevremde olabilecek bütün yükleri gönüllü olarak yüklenmişken, fiziksel hiçbir açıklaması olmadan anlaşılamayan bir nedenle(!) kilitlenen belim ve sabaha kadar oturup acı içinde yatağımda yazdığım manifesto beni uyandırdı sonunda. O sırada başladı bu değişim, evrene tüm yüklerimden feragat ettiğimi ve önce benim geldiğimi beyan etmemle birlikte. Kendimi her zaman, her durumda öncelikli alma kararımdan zerre kadar taviz verme isteği ve ihtiyacı duymadan, her şekilde önce benim iyi olmam gerektiğine canı gönülden inanarak, bunu dile getirmeye ve savunmaya bile gerek duymadan, bunu kabul etmeyen herkesi geride bırakıp yoluma devam etmem bana çok büyük mutluluk ve umut verdi. Hala veriyor. Şimdiye kadar sıkı sıkıya tutunduğum, ‘başkalarını memnun etme, onlara uyma, onların beklentilerini karşılama, onları etkileme, onları öncelikli tutma, onlara hayır demekten kaçınma’ gibi zehirli davranışları bırakabilmek beni öyle büyük bir zafer hissine gark ediyor ki, anlatmam zor. İşte bu yüzden, bu insanlık için küçük ama benim için dev adım sayesinde bu kadar mutluyum 2022 biterken. Çok şey azaldı, çok insan azaldı hayatımdan, ama kendime hak ettiğim gibi davranmaya başladım işte, alleluya!
Bu güzel değişimin devamına ek olarak diğer 2023 kararlarımı, niyetlerimi ve hayallerimi bir araya toplarsak: Venedik Karnavalı, Bali’de bir ay okuma yazma, Vahşi Batı’da rodeo, yine bir Camino – hem de belki kadim arkadaşlarla değişik bir sefer bu sefer… Araya bir yere bir motor gezisi girmeye çalışıyor (hep motorla gezmek istediğim Balkanlar umarım, veya Toscana?!) Zeytin mevsimi öncesinde çok daha fazla hazırlık yapacağım bu yıl ve zeytinin başında durup bekleyeceğim olgunlaşmasını. Bünyan’da da kim bilir neler olacak, yeni ekimler dikimler, yeni doğa ile yaşam atölyeleri, yeni doğal malzemeyle heykel çalıştayları, yeni Anadolu gezileri ve kamplar ve paylaşımlar… Köyde daha temiz, düzenli, bakımlı bahçeler ve huzur içinde neşeli köpekler yeter bana.
Hayatımda neyin daha fazla olmasını arzu ederim 2023’te? Daha fazla sükunet, huzur, yavaş adımlar, sindirme, azalma, daha fazla kendimi kabul etme, kendimle mutlu olma, kendimi onaylama, kendimi takdir etme, bulaşıcı, zehirli, yıkıcı her şeyle -insanlar, düşünceler, haberler, akımlar- daha fazla mesafe…
Yılın şubatına kadar gelmişken, yeni duyduğum yazar Şule Gürbüz de tam bugünlerime, bu arzularıma denk düşen bir şeyler yazmış: “Bu kış duruyorum. Geçen kış yine duruyordum. Böylece kışları yapacak çok işim oluyor. Sanki geçmiyor da, eskitiyorum. Durduğu yerde… Her şey, olduğu yerde.”
Hadi darısı başıma…
(2/2023)