İçeriğe geç

Yağmur geliyor…

En tepede oturuyorum, binanın tepesindeki terasın kenarında, iki elimle tutup üstüne sıçrayarak ulaştığım korkulukların üstünde. Nefes alamadan, hayranlıkla ağzım açık etrafıma bakınıyorum. Güneye, batıya doğru uzanan tropikal ormanlara. Adını sanını bilmediğim, zerre kadar aşina olmadığım, çiçeğini meyvesini, rengini mevsimini bilmediğim ağaçlara, çalılara, bitkilere… Her birini tek tek inceliyorum, yeşilinin tonunu, yüksekliğini ve şeklini, komşusuyla ilişkisini. Her birini içime çekiyorum.

Ayaklarımı sallıyorum, altımdaki boşlukta, üç kat aşağıdan buraya ulaşmış kalp şekilli kadife yumuşaklığındaki yaprakların arasında. Ayaklarımı sallayınca aklıma Rana hanım geliyor, onun ağırbaşlı piyanosunun önündeki siyah deri kaplı, raptiyeli tabure ve onun üstünde oturarak ayaklarını sallayan 6-7 yaşındaki Candan: “Ayaklarını sallama evladım.” Nerden nereye, diye düşünüyorum, Rana hanımın piyano taburesinden Bali’de tropik ormanları seyreden Candan’a…

Hani anneannemiz doğduğunda onun bedeninde varmışız ya yumurtanın yumurtasının yumurtası olarak, öyle, diyorum, orada, Teşvikiye’deki o daracık yokuşun üstündeki küçük, karanlık dairede oturup ayaklarını sallayan Candan’da şu anki Candan’ın tüm unsurları var mıydı yani? Bütün yaptıklarım ve yapmadıklarım, olduklarım ve olmadıklarım, başardıklarım ve çuvalladıklarım… Olabilir mi? Belki de Rana hanıma sormak gerekti, veya derste sıraların altından sınıfın öbür ucuna ulaşıp arkadaşlarımı ayarttığımdan şikayet eden ilkokul öğretmenim Gülçin hanıma. 

Ormanları, ağaçları, çiçek renklerini seyretmeye devam ediyorum. Biliyorum ki şu an ne kadar sonsuz ve sıradan görünseler de, bu adadan “gerçek hayata” döndüğümde fevkaladenin fevkinde kalacaklar ve bu anlar, bu kokular ve sesler ve görüntüler tahayyül edilebilecek en sıradışı şeyler olarak paha biçilmez hale gelecek. Onları depoluyorum içimde, aynı zamanda depolanırken içimi, geldiğim toprakların bir evladı olarak içimde doğuştan var olan karanlıkları, sisleri de belki yeşerteceklerini, renklendireceklerini düşünerek. Organik ev çatılarını, grup grup bambuları, içiçe geçmiş bahçeleri, uzak sokaklardaki süs sırıkları penjorları takip ediyorum bakışlarımla, kuzeybatıdaki dağları, güneydeki bulutları.

Rüzgar -nerdeyse Simyacı’da tarif edildiği gibi, aniden, talimat almış gibi düzenli bir şekilde- artıyor. Korkuluğun üstünde yerim iyi. En geniş manzaramın olduğu köşeden bu yana doğru kapkara bir bulut grubu geliyor, rüzgara eşlik ederek. “Yağmur geliyor,” diyorum kendi kendime çok kati bir şekilde… Kothbiro!

Tam beş yıl önce, bu diyarlara ilk geldiğimde, dünya güzeli bir yoga stüdyosunda dünya harikası bir hocayla yaptığım son ders, derste çalan ve beni kendimden geçiren şarkı. Ders sonrası hocama veda ederken sorup adını öğrendiğim, böylece sonraki aylarda, hatta yıllarda beni pandeminin kötü etkilerinden koruyan, kollayan, bana umut verip beni her şeyin güzel olduğu anlara geri götüren Kothbiro. Sözlerinin anlamı, “Yağmur geliyor.” 

Söylemeye başlıyorum, beş yılda hakim olduğum ezberle. O an yapılacak başka bir şey yok zaten. Ya, haye haye, haye haye, haye haye… Rüzgar -kitaptaki gibi- her an şiddetleniyor, kara bulutlar hızla tam üzerimize geliyor. Bugün Nyepi, Hindu yılbaşı günü, Bali adasında çıt çıkmıyor, hiçbir şey kıpırdamıyor. Bulutlar hariç. Az sonra boşalan yağmur adayı tertemiz, yepyeni bir yıl için yıkıyor, bereket için besliyor, arınma için topraklıyor. İyi ki geliyor yağmur.

Burada adada, hiç kimse hiçbir şeyden şikayet etmiyor. Öyle bir kavramları yok. Benim yaklaşık 50 yılda sindirdiğim “Olan olduğu gibidir,” ilkesi onların yaşamının temel direği: Niye şikayet, olan olduğu gibiyse? Beklemek ve ummak da yok, velev ki düş kırıklığı ve olumsuzluğa yol açsın… “Hava açık olursa, terasta uzanıp çılgınca parlayan yıldızları izleriz.” Nyepi’de ışık nerdeyse yakılmıyor, kapkaranlık adanın üstü yıldızlarla kaplanıyor. Ama bugün hava kapalı. Olsun.

Ben de o halde, her şeyin tohumunun diğer her şeyin içinde olup olmadığını, yaşamların tesadüfler, sürprizler, çok çalışmalar veya talihsizliklerle çılgınca ve beklenmedik dönüşler mi aldığını yoksa altı yaşında piyano taburesinde ayaklarını sallayan Candan’ın elli altı yaşında Bali’nin tropik ormanlarına bakarak ayaklarını sallayacağının tam o anda katiyetle belli mi olduğunu düşüneyim…

(3/2025)

Kategori:Ordan burdan insandan...