Yürüyorum… Çamurlara bata çıka. O kadar çok yağmur yağdı ki şu son 15 günde, dağlardan taşlardan aşağıya sular sızıyor yer yer, son birkaç gündür yağış olmamasına rağmen. Günün ortası ve güneş tam güneyden geliyor.
Güneşi gören yerler mıç mıç çamur. Sonra bir viraj dönüyorum, etrafta bembeyaz yapraklar, ayağımın altı çıtırdıyor: Buzlar çözülmemiş! Zeytin toplanıyor ya bu mevsimde, dökülen yapraklar, dallar yollara serpiliyor, ya çamura karşı ya da ezilerek toprağa karışıp gitsin diye. Daha kalınca olan, zeytin ağacını sırıklarken ya kesilen ya kırılan yakılabilir dallar kenarlarda biriktiriliyor. İşleri bitince geliyorlar, taharayla yapraklarını temizleyip eşeğe vurup evlerine götürüyorlar.
Benim bahçenin çöpleri yakılmadı henüz mesela, yaz çöpleri, zeytin çöpleri, otlar, dallar. Sadece ufak bir yığını, o da “Yok şimdi yakılmaz, hava çok kuru!” diyen Tayfun’dan gizli olarak, doğum günümde şenlik ateşi olarak yaktım. O zamandan beri de Tayfun bey zeytinler arasında koşturmakta olduğundan kimse temizliğimi yapamadı – kim bilir, rüzgar kesilirse belki yine bahçe çöplerinden bir şenlik ateşi yaparım önümüzdeki günlerde, misafirlerime.
Güneş köy tarafından geldiğinde köy boz bulanık gözüküyor, masalsı, üstünden şeffaf beyaz boya geçilmiş gibi. Batıya bakıncaysa, yukarı doğru çıktıkça, Pamucak’ın denizi parlamaya başlıyor. Tabii güneş doğarken esas pırıl pırıl olur orası, maviliği yansır tam. Şimdi de deniz manzaralı dağ, fena değil hani! Denizden 10 kilometre ötede, 500 metre yüksekte bir dağsever yürüyor…
Hava çivi gibi soğuk ama böyle güneş olunca insana yine de güzel geliyor. Hem benden az yukarı yürüyünce tepede bir çamlık var, ona bayılıyorum, hem uzaktan güzel gözüküyor, hem altından yürümesi harika. Yerlerde dikenli kestane kabukları: Yukarı bakıyorum nerde ağacı diye, ta nerde bir tane kestane gözüküyor, dökmüş bile yapraklarını. Ordan buraya nasıl geliyor bu kestane kabukları? Domuzlar mı yiyor bu kestaneleri?
Seneler evvel domuz geçişini bulduğumuz yeri keşfediyorum yine, sanırım şu an aynı yer kullanımda değil, onun hemen aşağısında daha rahat bir geçiş var çünkü, daha az eğimli. Ama ayak izi falan yok, daha önce de bakmıştım birkaç kere. Zaten bana çok daha yakın geçiyor domuzlar bu sıralar, her gece köpekler haber veriyor, selamlaşıyorlar.
Zeytin toplayan üç genç adamın yanından geçiyorum, daha ilerde bir park etmiş jip, bir de bizim Ahmet’in arabası var. Ahmetler ortada yok ama, herhalde bayırın ilersinde bir yerde zeytin topluyorlar. Bağlar var terk edilmiş, yanında incirlik çırılçıplak… Buraya neden yaz sonu gelmedim diyorum, bağlar incirler doluyken?! Ne kadar zamandır çıkmadım bu tarafa. Zamanında üç köpeğimle bir kere gelmiştim de yukardan yokuştan kopmuş gelmişti bir canavar, zor kaçmıştık. Bir kere de Bozo’yla gelmiştim, karşıdan köpek gelince benim arkama saklanıyordu…
İncirlerin arasından, yokuş yukarı olmasını göze alarak, araya giriyorum. Biliyorum yolun ilerisindeki arka taraf güzel, ödülümü alacağım. Hakikaten o aradan girince, benim tam arkamdaki, ıssız, sessiz dağlara, Elemen’e bakan bir noktaya çıkılıyor. Yol devam etmese de sevimli bir gidişi var: Zeytinler arasından ilerliyor, bir taş ev yıkıntısı, bir alçak eski taş duvar, sonra da deminki çamlık. İnsanın orda öyle durup sessizliği dinleyesi geliyor, tek bir zeytin toplayan bile yok, karşı orman şeritleri, aşağıda şeftaliler, hepsi kendi başlarına durupduruyor.
Yolun kenarındaki tuğladan dam, seneler evvel bıraktığım gibi yerinde. Dönüşte zeytin toplayanlar sofrada artık, öğle paydosu. Etrafta yeni çıkmış papatya veya anemon görmedim, başka yerlerde çıkmışlardı tek tük ama burası için demek erken daha. Hiçbir çiçek yok, dağ çileğinin gelecek seneki meyvesi olacak çiçekleri dışında. Bu sene hiç yiyemedim dağ çileği, dağlarda değildim mevsiminde, kasımda, aralıkta; seneye kısmetse.
Buraya ilk taşındığım zamanlarda bu yürüyüşü yapıyordum bir kere; dönerken zeytin ağaçları arasından benim evin bir kenarlarını köşelerini görüp, “Aa ne sevimli ev, burası kimin ki acaba?” demiştim kendi kendime. Şimdi aynı noktada benim evin sevimli köşeleri falan da pek az gözüküyor: Bu zeytinler çaktırmadan epey büyüyor galiba!
Ama yine de kuruyan çok var, “verticillium solgunluğu”ndan koca koca verimli ağaçlar gidiyor. O yüzden yenilerini dikmek şart, zeytin veriminden kaybetmemek için tüm boş yerlere yeni fidanlar. Birkaç senedir ben de ekliyorum yeni fidanlar, tutan var kuruyan var, tabii yeni fidan susuzluğa daha hassas oluyor. Tutup da güzel büyüyenlerin civarına devam etmek lazım. Bu sene de 10-15 tane dikilebilecek yer saptamıştım, onların yerlerini kazdırmalıyım ilk fırsatta, sonra da fidanları sipariş etmeli Ayvalık’tan.
Sonra da zeytinleri budamalı, sonra da göztaşı attırmalı hem zeytin hem meyvelere, sonra da meyveleri budamalı… derken bahar gelmiş olacak zaten!
(ocak 2012)