İçeriğe geç

Dağdan bayırdan – 136

Önce domateslere bir bakayım dedim. Mini bostanımda kiraz domatesler bol bol meyve verirken normal domateslerde bir hareket yoktu, yazın sıcakları sebebiyle yaşadıkları şoktan çıkamamışlardı anlaşılan. Yoksa başlangıçta ne mutlulardı, toplamaya, dağıtmaya yetişememiştim. Biberler de öyle – ama onların derdi sıcaktan çok Toros oldu! Eşek kafalı köpeğim, nasılsa serin, sulak, rahat diye biberlerin civarını kazıp kazıp kendine topraktan beşikler yaptı bütün yaz. 30 kök diktiğim, hepsi de şahane biber veren fidelerden şimdiye belki 5 ya da 6 kök kaldı. Hem de ilk kez tatlı biberle acı biber dengesini tutturabilmiştim, biberleri menemende, yemeklerde kullanırken çok mutluydum. Yaz ortasında gelen, bahçeden az evvel toplanmış biberlerle domateslerden menemen yiyen arkadaşım birkaç hafta sonra hala mesaj atıyordu, hayatımda yediğim en güzel menemendi diye…

Patlıcanlar da eh işte, kendi kafalarına göre takılmaktalar hala. Eksik olmasınlar tabii, bu yaz bazen az bazen çok ama sürekli bir patlıcanım oldu evde. Bir de gelecek sefere bostan patlıcanı dikmeyi başarsam, yazın ana yemeği olan közlenmiş patlıcanı da ev yapımı elde etsem ne iyi olacak. Zaten gelecek sefere büyük devrimler olacak Allah’ın izniyle: Sebze bahçemin etrafını adamakıllı bir tel örgüyle kapatıp bobileri ait oldukları yerde, dışarda bırakacağım ve yaz ve kış aklıma gelen her türlü sebzeyi dikmeyi deneyeceğim. Hele bir uygun bostan yeri saptayayım da…

Neyse, domateslerden dönerken bir baktım, narlar olmuş! Yok artık dedim, sonbahar oldu mu ya? Damın önündeki nar çalılarından teki kıpkırmızı narlarla dolu. Ufak olanları bıraktım, irilerden bir iki tane kopardım, bakalım bir tadına diye. Sonra bir de hünnapları gördüm ki, bir üzüntü çığlığı kopardım: Aylardır çok sevdiğim, açık yeşil hünnapların hafif yumuşamasını, yenecek kıvama gelmesini bekliyorum, şimdi bir baktım, kapkahverengi, çürümüş! Koşarak yanına gittim, bir elledim ki yok yahu, çürümemiş, olgun hali böyle kahverengiymiş, ben unutmuşum… 4, 5 tane hünnap heyecanla toplanıp, resimlerinin çekilmesi ancak beklenip, birkaç saat içinde mideme indi – ama ne kadar lezzetliydi, anlatamam.

Bir aşağı sette aaa, kış armutlarından bir kısmı hala duruyor dalında: Birkaç hafta evvel görmüştüm de koparıp saklayacaktım (ne biçim bir mantıksa bu da!) ilerki aylarda yemek üzere. Unuttum diye onlar yitip gitmiştir diye düşünüyordum, meğer durmuş beklerlermiş. Bu armuttan ilk meyve alışım, heyecan o yüzden. Birkaç armut topladım, kurtlarına falan aldırmadan, getirdim, kese mese yedim biraz sağlam yerlerinden; kalanları beklesin bakalım kışın daha mı lezzetli olacakmış…

İncir toplamaya gidince de hafif bir düşkırıklığı oldu tabii: Köpekler mutlu, onları ilgilendiren yerlerdeki düşmüş, hafif kurumuş olanlar (Bozo geçen gün bir tanesini yan yan bana bakarak gömüyordu) ama ağacın üstünde olgun ve çürümemiş incir pek az kalmış. Üç dört ağaç gezerek bir torbayı ancak yarıya kadar doldurabildim, onu da bütün yaz incir bekleyen komşuma götürdüm. Üzümlerden de pek ses seda yok, gördüğüm kadarıyla bir ürün verme hırsları falan yok. Belki seneye daha iyi bir bakımla; şimdi etrafları mezbelelik gibi, depo malzemeleri dolu, onlar da haklı aslında…

Güzel bir sürpriz olan, nedense uzun zamandır gündemimden düşmüş olan böğürtlenler oldu. Geçen su deposundan dönerken bir bakayım dedim, üç tane burda, beş tane şurda, aa yanda da dallar var, hem de tombul meyveler falan derken epey bereketli olduğunu fark ettim en popüler böğürtlen çalımın. Şu yazıyı gönderip bir tekrar yoklasam, hazır karnım da açken. Kendimi kuş gibi, Anastasya gibi hissediyorum dikenlerle savaşarak böğürtlen yerken. (Yazdım ve bitmesini falan beklemeden, bu arada hemen koşuverdim güre. Eller ağızlar boyanana kadar yedim. Torba’yla Pa geldi aklıma, herhalde benim böğürtlenleri lüplettiğim iştahtan heveslenerek onlar da yetiştikleri dallardan ağızlarıyla koparıp yerlerdi etrafımda takılarak. O boylardakiler bitince ben onlara yukardan dallar uzatırdım, ordan çekiştirirlerdi.)

Gelelim en büyük aşkım zeytinlere! Zeytinler, maşallah, güzel. Bu sene iyiler, Allah iyilik versin. Hem var yılı olduğu için iyiler, hem de gayet makul miktarda yüklüler. Zeytin işinde 8 senemi doldururken, sanırım yavaş yavaş zeytinleri “koklamaya” başlayabildim: Bu sene bana gözüken o ki fazla yüklü olmadıkları için fazla da dökmeyecekler. Daha önceki senelerde olduğu gibi, “Çılgınca yüklüler, yaşasın!” dedikten sonra toplama zamanında bir avuç mahsul kalmayacak üstünde. Şimdi susuzluktan biraz döküyorlar daneleri, ilk yağmurla birlikte o da kesilir, kalan sağlar bizimdir… Zeytin sineğine karşı da şahane bir ilaç buldum bu sefer: Hem az miktarda kullanılıyor, hem organik sertifikalı, hem de %100’e yakın etkili. Zeytin işi, her seneki gibi, heyecanla bekleniyor…

Bunlardan başka bahçede gezenleri sorarsanız, üzerinize afiyet, sıçanlar yepyeni sinek tellerimi delip daldıkları evin içinden atıldıktan sonra epey sakinler, onları beslediğim organik çöpü de kaldırırsam belki sükunete erebileceğim evde ve çatıda. Evin yanındaki odunluğu odunluk + depo olarak düzenlediğimde (gelecek haftalarda kısmetse) o olay da hallolacak inşallah. Yılan epeydir görmedim, koca kara yılanımız bu sene bizden uzak durmayı başardı, rahmetli olan bir engerek ile sezonu kapatıyoruz hayırlısıyla. Köstebek! Evet bu yazın şaşkınlığı bu, benim değil ama komşunun bahçesinde köstebekler takılıp dururlarmış. Bende şimdiye kadar hiç görülmedi köstebek tepeciği.

Farecikler, yani serçe parmak kadar olan minikler de az bu sene; köpekler bile pek beslenemediler onlardan. Akrep de çok görmedim. Haşerat açısından köpekler çok şükür, sağlam geçirdiler bu yazı – öncelerde Bozo’yu kaç kere akrep soktuydu, kaç tanesi yılana sokuldular… Onlar da bir şeyler öğreniyor, tecrübeleniyor mudur, ne? Yoksa sadece şans ve tesadüf işi mi?

Sabah Bozo’nun mamasını yemesini izliyorum. Hanım pek yavaş yediğinden, arada mola verdiğinden, mamayı kaptırmasın diye başında beklemek gerekiyor. Mama kabına, etrafına döktüğü parçacıklara bakıyorum. Parçacıklardan biri kımıldıyor. Kımıldamakla kalmayıp epey ilerliyor! Bir bakıyorum bir karınca, pek işgüzar, bütüne yakın bir mama tanesini, bu da kış için ne faydalı olur düşüncesiyle kapmış götürüyor.  Bozo beni kendisiyle ilgilenir sanıp cilve yaparken ben karıncayı seyretmeye devam ediyorum. Daha ufak taneler ve kırıntılar da almış başlarını çeşitli yönlere gidiyorlar bu arada. Benimkinin yanına ikinci bir karınca geliyor, evet aynı yönde götürmeye başlıyorlar taneyi, daha hızlıca. Bir üçüncü de onlara ekleniyor – tam o sırada Bozo’nun mamayı bırakmasını fırsat bilen kocaman Loka gelip karıncaların epey de ilerlemiş olan mama tanesini ham yapıyor! Üç çalışkan karıncamız çil yavrusu gibi dağılıyor, macera –ya da hayal- burda sona eriyor.

İşte böyle buralarda hayat. İyice alçalan eylül güneşi artık daha köye yakın batıyor; terasın etrafını saran ağaç ve çalılar budandıkça köy manzarası ufak ufak ortaya çıkabiliyor; karşımda matematik köyü genleşip şehirleşiyor; ama manzara, dağlar, çamlar, selviler, yıldızlar, aylar hep aynı güzellikte. Biz burdayız, bekleriz efendim…

(Eylül 2012)

Kategori:Orda Bir Köy Var Uzakta